Ali Hamaney’in ölümü, İran’da yalnızca bir siyasal figürün kaybı değil; İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik sürekliliğinin merkezindeki bir otoritenin sahneden çekilişidir. Devlet aygıtı yas dili üretirken, sokakların bir bölümünde — özellikle kadınlar arasında — açık bir rahatlama ve hatta sevinç gözlemlendi. Bu duygu, bireysel bir düşmanlıktan değil; onlarca yıl boyunca kadın bedeni, kamusal alan ve siyasal söz üzerinde kurulan tahakkümün sembolik sahibinin yokluğundan kaynaklanan bir boşalma hissinden doğdu.
2022’de Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından yükselen “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketi, rejimin beden politikaları üzerinden kurduğu disipliner egemenliği ifşa etmişti. Bu hareket, yalnızca zorunlu başörtüsüne değil; devletin biyopolitik kontrol mekanizmalarına karşı bir başkaldırıydı. Hamaney’in ölümü bu nedenle bir rejim değişimi değil; bir sembolün düşüşüdür. Yapı yerinde durmaktadır.
Tam da bu kırılgan eşikte, küresel güçler siyaseti devreye girmektedir.
ABD’nin İran’a yönelik müdahaleci dili uzun süredir “demokrasi”, “istikrar” ve “insan hakları” kavramlarıyla çerçevelenmektedir. Oysa Irak ve Afganistan örnekleri, askeri müdahalenin özgürlük değil, devlet çöküşü, mezhepsel parçalanma ve kalıcı yoksullaşma ürettiğini göstermiştir. “İnsani müdahale” söylemi, çoğu zaman enerji güvenliği ve bölgesel hegemonya arayışının ideolojik kılıfı olmuştur.
Trump döneminde sertleşen “maksimum baskı” politikası, ekonomik yaptırımları bir savaş aracına dönüştürdü. Bu yaptırımlar rejim elitlerini değil; doğrudan halkı hedef aldı. İlaç tedarik zincirinden temel gıdaya kadar geniş bir alanda toplumsal maliyet üretildi. Modern yaptırım rejimleri, askeri işgalin düşük yoğunluklu versiyonudur: görünmez ama sistematik bir kuşatma.
Burada açık konuşmak gerekir: İranlı kadınların sokakta dans etmesi, Washington’un savaş senaryolarına meşruiyet sağlamaz. Kadınların sevinci, emperyal müdahale çağrısı değildir. O sevinç, içerideki baskı düzenine karşı bir hafıza patlamasıdır. Onu jeopolitik hesaplara eklemlemek, direnişi araçsallaştırmaktır.
Frantz Fanon’un uyarısı bugün de geçerlidir: “Sömürgeci kurtarmaya değil, hükmetmeye gelir.” Müdahale söylemi hangi liberal kavramlarla süslenirse süslensin, askeri tahakkümün sonucu toplumsal yıkımdır. Tarih, dış tehdit algısının otoriter rejimleri zayıflatmaktan çok tahkim ettiğini defalarca göstermiştir. Milliyetçi konsolidasyon, güvenlikçi yasaların sertleşmesi ve sivil alanın daralması bu sürecin olağan çıktılarıdır.
Hamaney sonrası İran iki eksenli bir riskle karşı karşıyadır:
- İçeride güç bloklarının daha kapalı, daha güvenlikçi bir rejim inşasına yönelmesi.
- Dışarıda askeri müdahale, sabotaj veya yaptırım genişlemesi üzerinden ülkenin jeopolitik bir çatışma sahasına dönüştürülmesi.
Her iki senaryoda da bedeli ödeyecek olan halktır. Özellikle kadınlar ve gençler. Militarizm, patriyarkayı besler; savaş ekonomisi eşitsizliği derinleştirir. Feminist siyaset kuramının uzun süredir işaret ettiği gibi, savaş zamanları kadınların kazanılmış kamusal alanlarını daraltır ve şiddeti normalize eder.
Dolayısıyla mesele bir liderin ölümü değildir. Mesele, o ölümün hangi güç tarafından, hangi anlatıyla ve hangi çıkar doğrultusunda kullanılacağıdır.
Bir otoriter figürün sahneden çekilmesi, dış müdahalenin meşruiyet zemini haline getirilemez. İran halkının özgürlüğü ne Tahran’daki kapalı iktidar blokuna ne de Washington’daki stratejik hesaplara emanet edilebilir. Halkların kaderini tayin hakkı, bombalarla ya da yaptırımlarla inşa edilmez.
İranlı kadınların dansı, bir savaş davulu değildir. O dans, baskıya karşı hafızanın ve direncin estetik ifadesidir. Onu askeri senaryolara malzeme etmek, direnişi araçsallaştırmaktır.
Bugün gerçek dayanışma, İran’ı bir rejim değişikliği laboratuvarına dönüştürmek değil; halkın kendi kaderini tayin hakkını savunmaktır. Aksi halde Hamaney’in ölümü, özgürleşme eşiği değil; daha sert bir bölgesel türbülansın başlangıcı olabilir.
Sonay Başaran