Suriye’de yaşanan son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Rejimin SDG’ye yönelik hamleleri süreci nasıl etkiledi? Kürtler bu süreçten moralli mi çıktı?
Suriye’de yaşananlar net bir kopuştan ziyade keskin bir virajı ifade ediyor. ABD, Türkiye, Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan’ın birlikte şekillendirdiği yeni Suriye rejiminin, SDG’ye ve Kürtlere yönelik hamleleriyle karşı karşıyayız. Kürtlerin bu yeni rejimde yerlerini tayin etme girişimleri de bu çerçevede okunmalı.
ABD’nin Suriye politikasında ciddi bir değişim yaşandı. Tüm Suriye’yi kontrol etme imkânının ortaya çıkmasıyla birlikte Kürtlerle işbirliğine duyulan ihtiyaç azaldı. Yeni Şam politikası ve ABD’nin çekilme süreci dikkate alındığında, SDG’nin özerk alanının ciddi biçimde sınırlandığını görüyoruz. Suriye’nin yaklaşık üçte birini kontrol eden SDG, bu alanın yüzde 80’ini birkaç gün içinde kaybetti ve çok sınırlı bir bölgeye sıkıştırıldı. Arap aşiretlerinin büyük kısmının da Şam yönetimine yönelmesi bu süreci hızlandırdı.
Bu tablo mutlak bir moral çöküşü yaratmadı; ancak ciddi bir stratejik tedirginlik ve yalnızlık hissi doğurdu. Aslında yaşananlar tamamen beklenmedik değildi. Kürtler, kazanımların kalıcı olmadığını bir kez daha gördü. Bugün hâkim olan ruh hâli, temkinli, savunmacı ve “yalnız kalma” ihtimalini gözeten bir pozisyon alış.
Moral çöküşü değil, stratejik tedirginlik
18 Ocak’ta gündeme gelen metin ile 30 Ocak anlaşması karşılaştırıldığında, taraflardan birinin mutlak kazanç ya da mutlak kayıp yaşadığını söylemek mümkün değil. Türkiye ve Şam baştan itibaren bireysel entegrasyonu dayattı; ancak sonuçta Kürtler, sınırlı da olsa kolektif askerî ve idari varlıklarını korumayı başardı.
Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın 16 Ocak 2026’da yayımladığı, Kürtlerin millet olarak varlığını tanımlayan 8 maddelik kararname de bu açıdan tarihî önemdedir. Bunun uygulanıp uygulanmayacağı ayrı bir tartışma konusu olsa da belgenin kendisi önemlidir.
Kürtlerin Ortadoğu’daki güç dengeleri, askerî-siyasi ilişkiler ve IŞİD’le mücadele bağlamında geliştirdiği geçici alan tutma stratejileri dikkate alınmadan yapılacak “moral çöküşü” değerlendirmeleri eksik olur. Kobani kuşatması sırasında dört parçada ortaya çıkan ortak duruş, Kürtlerin bu tür krizleri aşabilecek bir enerjiye sahip olduğunu göstermişti. Bugün de Kürtlük bilincinin daha da perçinlendiği bir süreçten geçiliyor ve elde edilen kazanımlar küçümsenemez.
Yeni çözüm sürecinde bölgesel gelişmelerin belirleyici olduğunu vurguluyorsunuz. Son yaşananlar Türkiye’deki süreci nasıl etkiler?
Son dönemde yaşananlar, Türkiye’nin izlediği politikanın bu yaklaşımı doğruladığını gösteriyor. Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’deki süreci olumlu etkileyeceği ve ivme kazandıracağı, tarafların açıklamalarından da anlaşılıyor. Pek çok belirsizliğin hızla geride kaldığı bir döneme giriyoruz.
Ankara’nın Suriye’ye ilişkin çekincelerinin tamamı olmasa da büyük ölçüde dikkate alındığını söyleyebiliriz. Bu durum, Türkiye’deki sürecin de hızlanmasına zemin hazırlıyor. TBMM’de kurulan komisyonun rapor hazırlık süreci hızlandı. Bu rapor her soruya yanıt vermeyebilir; ancak sürecin ortaya çıkardığı fırsatları ve pozitif olasılıkları görünür kılacaktır.
Bu tablo, Kürtlerle eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşamak isteyenlerin hangi mücadele hattını örmesi gerektiğini de daha net hâle getirecek. Kürt sorununun yeni biçiminin belirginleştiği, yeni mücadele yöntemlerinin tartışılacağı bir eşiğe gelmiş bulunuyoruz. Önümüzdeki dönem, silahlı çözüm arayışından silahsız ve demokratik çözüm arayışına geçiş süreci olacaktır. Suriye sorunun çözüm yoluna girmiş olması Türkiye’de sürece daha fazla odaklanmanın ve silahsızlanma sürecinin barış sürecine dönüşün yeni mücadele olanakları ve fırsatları ve elverişli koşulları sunmaktadır.
Bahçeli’nin çıkışı iktidara açık bir çağrı
Devlet Bahçeli’nin son çıkışları dikkat çekti. Umut hakkı, Demirtaş’ın serbest bırakılması ve görevden alınan belediye başkanlarıyla ilgili açıklamalarını nasıl yorumluyorsunuz? AKP’nin süreci “terörsüz Türkiye” çerçevesine sıkıştırması ne anlama geliyor?
Sürecin gelişim yönü, iktidar partisinin her geçen gün biraz daha manevra alanı kaybettiğini gösteriyor. Bahçeli’nin son konuşmasında, PKK’nın kurucu önderliğinin 27 Şubat 2025’ten itibaren verdiği sözlerin arkasında durduğunu vurgulaması, eğer bir rol paylaşımı değilse, iktidara açık bir “sorumluluğunu yerine getir” çağrısıdır.
İktidar çevrelerinden de sürecin yeni bir evreye geçeceğine ve daha pozitif yöntemlerin deneneceğine dair işaretler geliyor. Başlangıçta bunlar sembolik ve sınırlı adımlar olabilir; ancak sürecin toplumsallaşması ve Kürt meselesinin demokratik çözümünün önünün açılması açısından önemli olacaktır.
Konferans CHP için bir eşik
CHP’nin İmralı Heyeti sürecinde geri durduğu, ancak son barış paneliyle yeniden sahaya çıktığı yorumları yapılıyor. CHP’nin rolünü ve barıştan yana olanların atması gereken adımları nasıl görüyorsunuz?
CHP o dönemde sahadan tamamen çekilmiş değildi; ancak İmralı Heyeti’nin oluşum süreci doğru yönetilemedi ve bu durum bir kırılma yarattı. Bu tartışma artık geride kaldı.
31 Ocak’ta düzenlenen Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı’nı son derece önemli buluyorum. CHP tarihinde ilk kez Kürt sorunu, farklı siyasal aktörler ve akademisyenler tarafından açık biçimde tartışıldı. Bu, önemli bir eşikti.
Kılıçdaroğlu döneminde CHP çok sayıda kapalı toplantı yaptı; ancak Kürt partileriyle yan yana görünmekten ve meseleyi kamusal alanda tartışmaktan kaçındı. Özgür Özel dönemi ise bu çizgiden kopuşun başlangıcı olarak şekilleniyor.
CHP, ulusalcılık ve statükoculuk arasında salınmayı bırakıp demokratik bir siyasal zemine yerleştikçe, barışın ve demokratikleşmenin toplumsallaşma imkânı güçlenecektir. Kürt sorununun çözümünde oyun kurucu bir aktör olma kapasitesine ulaşması için zaman daralıyor.
Ekrem İmamoğlu’nun konferansa gönderdiği mesajda yer alan, Kürt haklarını yalnızca bireysel haklar düzeyine indirgeyen ve iktidarın çizdiği dar çerçevede siyaset üretmeye dayalı yaklaşımın da hızla aşılması gerekiyor.