Pandemi, Türkiye’de emek-sermaye ilişkilerinde kimi sektörler için yıkım anlamına gelen bir keskinlik yarattı. Perakende zincirleri açısından ise tarihsel bir büyüme fırsatına dönüştü. Sokağa çıkma yasakları, kapanmalar ve uzaktan çalışma, gıdaya ve temel tüketim maddelerine ulaşmayı en önemli süreçlerden birisi haline getirdi. Zincir marketler pandemi döneminde yalnızca “ayakta kalan” değil, hızla genişleyen ve merkezileşen bir sermaye bloğu haline geldi.
Üç harfliler
Bu büyümenin boyutları rakamlara yansıdığında tablo daha net görülüyor. 2022–2024 yılları arasında Türkiye’de ilk 10 zincir marketin toplam mağaza sayısı 42.541’den 55.737’ye yükseldi. Üç yıl gibi kısa bir sürede yaklaşık yüzde 31’lik bir artış yaşandı ve 7.900’den fazla yeni mağaza açıldı. Bu artışın çok büyük bölümü indirim marketleri modeline dayanan A101, BİM ve Şok tarafından gerçekleştirildi. Bugün bu zincirler, gıda perakendesindeki toplam satışların yaklaşık yüzde 44’ünü tek başlarına kontrol ediyor.
Özellikle A101, bu dönemde agresif bir yayılma politikası izledi. Üç yılda 4.000’den fazla yeni mağaza açarak neredeyse her mahallede, her sokakta görünür hale geldi. Bu durum yalnızca tüketim alışkanlıklarını değiştirmedi. Her yeni mağaza, arkasında depo, lojistik ve sevkiyat zincirini, yani görünmeyen ama ağır bir sömürüye maruz kalan emekçileri ve emek yükünü de beraberinde getirdi.
Her şey kâr için
Büyümenin kârlılık boyutu da dikkat çekici. BİM, 2024 yılı itibarıyla yaklaşık 14,8 milyar dolarlık ciroya ulaştı ve 86 bini aşkın işçi çalıştırır hale geldi. Şok Marketler, 11 bini aşan mağaza sayısı ve 46 bine yakın çalışanıyla, 2023’te yaklaşık 4,7 milyar dolarlık gelir elde etti. Migros ise daha farklı mağaza formatlarıyla 3.700’ü aşkın mağazada 50 binden fazla işçiyi istihdam ediyor. Yalnızca bu üç şirketin toplam çalışan sayısı 180 binin üzerine çıkıyor. CarrefourSA ve diğer zincirler de eklendiğinde, organize perakende sektöründe yüz binlerle ifade edilen bir işçi kitlesinden söz ediyoruz.
Ancak bu niceliksel büyüme, işçilerin yaşam koşullarına aynı oranda yansımadı. Tam tersine, büyüme büyük ölçüde düşük ücret, yüksek iş temposu ve esnek çalışma üzerine kuruldu. Mağaza işçileri kadar depo işçileri de performans baskısı altında çalışıyor; vardiyalar uzuyor, fiili fazla mesai olağanlaştırılıyor. Pandemi boyunca “hayati hizmet” olarak tanımlanan bu işler, pandemi sonrasında aynı hızla güvencesizleştirildi.
Sabancı’nın selamını getiren polisler
Sendikal örgütlenme ise bu tablo içinde sistematik biçimde bastırıldı. Perakende zincirlerinde sendikalaşma oranı son derece düşük. Bunun nedenleri biliniyor: yüksek işçi sirkülasyonu, sık sık yapılan yer değişiklikleri, açık ya da örtük sendika karşıtı baskılar ve uzun süren yetki süreçleri. İşçiler sendikaya üye olduklarında işten çıkarılma, başka depoya sürülme ya da yalnızlaştırılma tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Geçtiğimiz yıl CarrefourSA depolarında yaşanan grev sırasında polisin “size Sabancı’nın selamını getirdik” diyerek müdahale etmesi, bu baskı mekanizmasının yalnızca şirketlerle sınırlı olmadığını açıkça gösterdi.
İşçiler direnerek yanıtladı
Pandemi sonrasında Trendyol işçileriyle başlayan kurye, platform ve depo işçilerinin grevleri, bu baskı rejimine verilen ilk güçlü yanıt oldu. Son beş yılda biriken öfke, örgütlenme ihtiyacı ve deneyim, bugün perakende zincirlerinin depolarına taşmış durumda. Son bir ayda Migros depolarında başlayan grevlerin A101, BİM ve Şok depolarına yayılması, bu mücadelenin sektörel değil, yapısal olduğunu gösteriyor.
Bu grevler yalnızca ücret artışı talep etmiyor. İşçiler insan onuruna yakışır çalışma koşulları, baskının sona ermesi ve sendikal tanınma istiyor. Aynı zamanda bu grevler, perakende zincirlerinin görünmeyen emek zincirini açığa çıkarıyor. Rafların dolu olması, uygulamaların çalışması, siparişlerin zamanında ulaşması, depo işçilerinin, sevkiyat emekçilerinin ve kuryelerin omuzlarında yükseliyor.
Bugün gelinen noktada perakende sektörü, pandemi sonrası dönemin en keskin sınıfsal çelişkilerinden birini barındırıyor: Bir yanda rekor kârlar, hızla artan mağaza sayıları ve merkezileşen sermaye; diğer yanda düşük ücretler, yoğun emek ve örgütsüzlük. Grevler, bu çelişkinin artık taşınamaz hale geldiğini gösteriyor.
Bu nedenle yaşananlar geçici bir huzursuzluk değil. Perakende zincirlerinde ortaya çıkan grev dalgası, Türkiye’de emek mücadelesinin yeni bir evresine işaret ediyor. Pandemi sonrası dönemde şu gerçeği bir kez daha gördük: Sermaye ne kadar hızlı büyürse büyüsün, işçilerin bastırılmaya çalışılan talepleri eninde sonunda örgütlü biçimde geri dönüyor.