Atlas Çağlayan ve Ahmet Minguzzi’nin öldürülmesi, Türkiye’de gençliğe dair yürütülen politikaların geldiği noktayı açıkça gösteriyor: Bu ülkede çocuklar artık korunmuyor, yönetiliyor. Daha doğrusu; bastırılıyor, kutuplaştırılıyor ve geleceksizleştiriliyor.
Siyasal iktidar uzun süredir toplumu bir arada tutan sosyal ve hukuki bağları değil, düşmanlık duygusunu örgütlüyor. Sürekli yeniden üretilen “iç tehdit”, “yerli ve milli olan–olmayan”, “makbul–makbul olmayan” ayrımı; yetişkinler kadar çocukların da zihnini biçimlendiriyor. Bu, tesadüf değil; bilinçli bir siyasal tercihtir.
Gençlik, bu tercihin en kırılgan hedefi. Eğitim sisteminden sosyal politikalara kadar her alanda gençler bir özne olarak değil, risk grubu olarak ele alınıyor. Hak sahibi yurttaşlar değil; denetlenmesi, disipline edilmesi ve gerektiğinde cezalandırılması gereken bir kitle olarak.
Bu bağlamda çocukların şiddetle ilişkisinin artması bir “ahlak sorunu” değil, hukuki ve siyasal bir sonuçtur. Devlet, Çocuk Hakları Sözleşmesi’yle güvence altına aldığı koruyucu ve önleyici yükümlülüklerini sistematik biçimde ihlal ediyor. Psikososyal destek mekanizmaları tasfiye edilirken, çocuklar polisle, adliyeyle ve cezaevleriyle çok erken yaşta tanıştırılıyor.
Atlas ve Ahmet’in hikâyelerinde ortak olan şey; bireysel “öfke” değil, kamusal terk ediliş. Kamusal alanın gençler için güvenli bir yaşam zemini olmaktan çıkması. Sporun, sanatın, kolektif üretimin yerini rekabetin ve hiyerarşinin alması. Geleceğin ise bir hak değil, bir ayrıcalık gibi sunulması.
Bu tabloya bir de sürekli körüklenen savaş dili ekleniyor. Şiddeti meşrulaştıran, ölümü normalleştiren, “güç” kavramını baskıyla eşitleyen bu dil; genç erkekliği doğrudan hedef alıyor. Erkek çocuklar, şiddeti bir ifade biçimi olarak öğreniyor; kız çocuklar ise bu şiddetin sessiz muhatabı olmaya zorlanıyor.
Sorun açıktır: Gençliğin içinde bulunduğu bu kriz, sınıfsal eşitsizliklerden ve kamusal kaynakların sermaye lehine tasfiyesinden bağımsız değildir. Yoksullukla kuşatılan, geleceği borçlandırılan, güvencesizliğe mahkûm edilen bir kuşaktan söz ediyoruz. Bu koşullarda şiddet, bir patoloji değil; sistemin ürettiği bir semptomdur.
Bugün “15 yaşında bir çocuk nasıl katil oldu?” sorusu soruluyorsa, asıl yanıt şuradadır: Çünkü devlet çocukları koruyan değil, itaati ve çatışmayı yöneten bir aygıt olarak işliyor. Hukuk, önleyici bir mekanizma olmaktan çıkıp cezalandırıcı bir enstrümana dönüştüğünde, çocuklar ya fail ya da kurban olarak sistemin içinde öğütülüyor.
Atlas Çağlayan ve Ahmet Minguzzi’nin ölümünü anlamak için daha fazla “bireysel neden” aramaya gerek yok. Bu ölümler, gençliği geleceksizleştiren, toplumu kutuplaştırarak yöneten ve şiddeti siyasal bir araç olarak kullanan bir düzenin aynasıdır.
Ve bu aynaya bakmadan, yeni isimlerin eklenmesini durdurmak mümkün değildir.
Sonay Başaran