Trump neden Latin Amerika’da “yeni arka bahçesini” oluşturuyor

Donald Trump’ın Karayipler’deki devasa askerî yığınağı, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik emperyalist politikasının en saldırgan unsurlarından bazılarını yeniden canlandırdı.

Trump, sözde “uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele” gerekçesine dayanarak Karayipler’de ve Doğu Pasifik’te “narko teknelere” karşı ölümcül saldırılar yapılmasını emrediyor. Ama bu “uyuşturucuya karşı savaş” değil, ABD’nin hâkimiyetini sürdürmek istediğinin bir işareti. ABD savaş bakanı Peter Hegseth, “Başkan Trump’la birlikte arka bahçemizi geri alacağız” diyerek niyeti açık etti.

Bununla kastettiği, ABD’nin Latin Amerika’yı ABD emperyalist nüfuzunun “arka bahçesi” sayan, iki yüzyıllık Monroe Doktrini’ni yeniden canlandırmaya çalışmasıdır. ABD hükümeti Monroe Doktrini’ni ilk kez 1823’te, emperyalist etkisini genişletmeye başladığı dönemde ilan etti. Amaç, Avrupalı güçlere Latin Amerika’nın ABD’nin etki alanının parçası olacağına dair net bir mesaj vermekti. ABD hükümeti artık bölgeye Avrupa müdahalesine tahammül etmeyecekti. Trump’ın doktrini yeniden yorumlayışı, ABD emperyal stratejisindeki daha kapsamlı değişimlerin bir parçası. Öncelik, ABD’nin en büyük emperyal rakibi olan Çin’e karşı koymak.

Bunu yapabilmek için Trump, ABD dış politikasının yerleşik kurallarını yırtıp atıyor ve önceki emperyal stratejilerden kopuyor. 1945’ten sonra ABD emperyalizmi, serbest ticaret ve serbest piyasa üzerine kurulu liberal kapitalist bir dünya düzeni inşa etti. Savaş sırasında ve sonrasında kurulan kurumlar -Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve NATO- aracılığıyla “kurallara dayalı” bir uluslararası sistem tesis etti. Bu uluslararası kurumlar, eski sömürgeci denetim biçimlerinden çok farklı bir imparatorluğu ayakta tuttu. Bu kurumlar, doların ve ABD şirketlerinin hâkimiyetini güvence altına alırken, ABD askerî üstünlüğü de bu ülkenin çıkarlarına meydan okuyabilecek potansiyel rakipleri disipline etmek için kullanıldı.

Latin Amerika’da ABD emperyalizmi, çokuluslu şirketlerine ucuz emek ve hammaddeye erişim sağlayan “serbest ticaret” anlaşmalarıyla bölgeyi yağmaladı. Küba’dan Panama’ya, Nikaragua’dan Uruguay’a, 1898 ile 1994 arasında ABD Latin Amerika’ya açıkça 41 kez müdahale etti. Bu müdahalelerin tamamı, bölgede ABD çıkarlarını korumak ve geliştirmek niyetiyle yapıldı. ABD güçleri sayısız darbeyi, işgali ve iç savaşı destekledi. ABD’nin Latin Amerika’daki tarihi, şiddet ve kan dökülmesi tarihidir. 20. yüzyıl boyunca ABD, Latin Amerika’nın siyasetini dikte etmeyi sürdürdü. Toplumsal hareketler ABD yatırımlarını ya da pazarlarını tehdit ettiğinde, bu hareketlerin ortaya çıktığı ülkelerde rejim değişikliğini dayatmak için müdahale etti.

Bu amaçla ABD askerî müdahalelerinde, onun karşı çıktığı hükümetleri devirmek için Latin Amerika’daki diktatörleri ya da askerî rejimleri destekledi. Şili’de ABD’nin desteklediği kanlı süreç, 1970’te demokratik seçimlerle iktidara gelen solcu Salvador Allende’ye karşı 1973 darbesinde Augusto Pinochet’nin desteklenmesiyle “başarılı” oldu. Pinochet’nin ABD destekli güçleri üç binden fazla insanı öldürdü, yüz binlercesini yerinden etti. Darbeden sonra Pinochet, 17 yıl süren acımasız bir askerî rejimi yönetti. Guatemala’da 1951’de Jacobo Arbenz’in seçilmesinin ardından, 1954’te ABD destekli bir darbeyle aşırı sağcı Carlos Castillo Armas iktidara getirildi. O, ABD destekli diktatörler zincirinin ilkiydi; ancak ABD müdahalesinin yol açtığı iç savaş 200 bin insanın ölümüne neden oldu.

Trump’ın Latin Amerika’ya yeniden artan ilgisi, ABD gücünün başka yerlerde gerilemesiyle bağlantılı. 2000’lerde ABD’nin Irak ve Afganistan’daki askerî başarısızlıklarının ardından, ABD’nin göreli gerileyişi Çin’in yükselişine alan açtı. Bu durum, ABD üzerinde nüfuzunu artırmak ve hiyerarşinin tepesindeki yerini korumak için yeni yollar bulma baskısı yarattı. Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in bu yıl başındaki G20 zirvesinde bir ticaret anlaşması yapmasının ardından, iki süper güç arasındaki ilişkiler şimdilik istikrarlı görünüyor. Şi, modern üretim ve savaş için hayati olan nadir toprak elementlerinin ihracatına yönelik kontrolleri bir yıl süreyle askıya almayı kabul etti. Trump da ABD’nin ileri teknoloji ihracatına yönelik yeni kısıtlamalar için aynısını yaptı. Ama ABD, emperyalist rekabetin mantığından kaçamaz. Çin’le rekabet, bugün emperyalizmin ana fay hattıdır.

ABD’nin ulusal güvenlik aygıtı Trump’ın Çin odağını zayıflattığından endişe edebilir; ancak Trump geri çekilmiyor. Amerika kıtasında denetimi pekiştirme isteği kısmen Çin’le rekabet tarafından şekilleniyor. Grönland’dan başlayıp Latin Amerika’nın en güney ucuna kadar her şeyi kontrol etmek istiyor. Bu da Grönland’ı ele geçirmek gibi savaş tehditlerinin ve ABD açısından stratejik önemi olan diğer devletlerle ticaret savaşlarının tırmandırılması anlamına geliyor. Grönland, dünyadaki 50 “kritik mineral”in 43’üne sahip. ABD Enerji Bakanlığı bu minerallerin “enerji üreten, ileten, depolayan ve tasarruf sağlayan teknolojiler için hayati” olduğunu söylüyor. Buradaki hâkimiyet, bilgisayar çipleri gibi ürünlerin üretimi için gerekli olan nadir toprak metallerinde Çin’le rekabette ABD’ye avantaj sağlayacak.

ABD emperyalizmi, aynı nedenle gözünü Latin Amerika’ya dikmiş durumda. Güney Amerika’da Çin hâlihazırda bir numaralı ticaret ortağı ve 2024’te 393 milyar sterlinlik ticaret hacmine ulaştı. 2018’den bu yana Çin, Latin Amerika’daki lityum madenciliğine 8,3 milyar sterlin yatırım yaptı. Şili’de Çinli şirketler elektrik dağıtımının yüzde 57’sine sahip. Çin’in denizaşırı kredi verme hızı yavaşlamış olsa da, ticaret anlaşmaları kuruyor ve stratejik sektörleri hedefliyor. ABD, Çin’i “arka bahçesinden” çıkarmak ve bölgeyi yeniden sıkı biçimde kendi denetimine almak istiyor. Ancak ABD yalnızca askerî saldırganlığa başvurmuyor. Latin Amerika’daki birçok ülkeye daha sert ekonomik yaptırımlar uyguluyor ve açıkça ABD yanlısı aşırı sağı destekliyor.

Trump, aşırı sağcı eski başkan Jair Bolsonaro’nun Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva’ya karşı silahlı darbe planlamaktan mahkûm edilmesinin ardından, Brezilya’ya yüksek gümrük tarifeleri uyguladı. Arjantin’de Trump, aşırı sağcı Başkan Javier Milei’yi 15,2 milyar sterlinlik bir döviz takasıyla kurtardı. Panama Kanalı’nı zorla “ele geçirme” ve kolonileştirme tehdidinde bulundu.

Karayip kıyıları açıklarındaki son saldırılarla birlikte ABD emperyalizmi, denetim mücadelesinde Venezuela’yı öncelik haline getirdi. Venezuela, dünyanın bilinen en büyük petrol rezervlerinden birine sahip ve bu pazar Çin tarafından halihazırda sömürülüyor. Eylül ayında Çin, ülkedeki ilk Çin işletimli petrol platformunu kurdu. Çin’in Venezuela’ya verdiği krediler toplamda 45,6 milyar sterline ulaştı ve ülke Çin yapımı silahların en büyük alıcısı haline geldi.

Gerek Venezuela’da gerek Orta Doğu’da ABD, petrolü kendi kullanımı için değil, başkalarının denetim kurmasını engellemek için kontrol etmek istiyor. ABD’nin hedefi, Venezuela’nın petrol zenginliğini ele geçirmek ve ülkeyi yırtıcı ABD şirketlerinin insafına bırakmak.

Wall Street Journal’ın yakın zamanda yazdığı gibi, Trump “yarı küreyi ABD anavatanının bir uzantısı olarak görüyor, sadakat ödüllendiriliyor, meydan okumanın ise bir bedeli olabiliyor.”

Bunun en doğru olduğu yer Venezuela. Trump, Nicolas Maduro hükümetini devirmek istiyor; başına 38 milyon sterlin ödül konmuş olan Maduro’nun yerine ABD yanlısı bir rejim kurmayı hedefliyor. Ancak ABD emperyalizminin Venezuela’da rejim değişikliği mühendisliği yapma girişimleri daha önce başarısız oldu. 1990’lar ve 2000’lerdeki Bolivarcı devrim ABD çıkarlarını tehdit etti. Solcu lider Hugo Chavez, 1999’da kitlesel destekle iktidara geldi. ABD ve Britanya’nın 2002’de desteklediği darbe, kitlesel seferberliklerle püskürtüldü. Chavez’in başarısı, 2000’lerin başında Brezilya, Ekvador, Bolivya ve Nikaragua’da halk isyanlarıyla beslenen sol zaferlerin yükselişi olan “pembe dalga”yı tetikledi.

Ancak Chavez’in halefi Maduro, Bolivarcı devrimin radikal umutlarını boşa çıkardı. Maduro bugün zenginlerin daha da zenginleştiği, yoksulların ise giderek yoksullaştığı, yolsuz ve otoriter bir rejimin başında bulunuyor. Chavez’i ve devrim söylemini sahiplenmesine rağmen, devrimin kazanımlarına ve işçi haklarına sistematik olarak saldırıyor. Sıradan insanlar yabancılaşmış ve hayal kırıklığına uğramış durumda. Hükümete destek azaldı; hükümet, seçim sonuçlarını tahrif etmek gibi basit bir yöntemle iktidara tutunmaya çalışıyor. Ancak bu rejimin devrilmesi, ABD’deki emperyalist gangsterlerin ve onların yerel ajanlarının eliyle olmamalı. Latin Amerika’daki işçi sınıfı ve tüm yoksullar, hem yerel egemen sınıflara hem de Trump ve Hegseth gibi acımasız zorbalara karşı seferber olmalı. Bu, özgürleşme davasını ileriye taşıyacaktır. Umut, toplumsal adalet için ve ABD’ye karşı mücadele eden hareketlerdedir.

Jude McKechnie

Çeviri: Onur Devrim

son yazıları

Uluslararası Sosyalist Akım’dan Venezuela açıklaması: “Kahrolsun Trump’ın korsan imparatorluğu”
DSİP: ABD elini Venezuela'dan çek!
Venezuela’da ABD haydutluğu: Maduro ve eşi kaçırıldı

ilginizi çekebilir

R4GTCX3CTFHXXFEI5UGXYYK4PA
Uluslararası Sosyalist Akım’dan Venezuela açıklaması: “Kahrolsun Trump’ın korsan imparatorluğu”
dsip gorsel
DSİP: ABD elini Venezuela'dan çek!
us-strike-venezuela
Venezuela’da ABD haydutluğu: Maduro ve eşi kaçırıldı