İttihat ve Terakki’nin başlattığı ulus devlet projesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkması sonucunda sekteye uğramıştı. İttihat ve Terakki’nin önde gelen yöneticileri çeşitli yöntemlerle yurt dışına kaçtılar, daha az önemli diğer kadroları ise projeyi daha küçük çaplı olarak sürdürmek için örgütlenmeye başladılar. Arka planda duran İttihatçı önderler, kendilerine liderlik edecek Mustafa Kemal ismi üzerinde, bazı çekinceler olmasına karşın anlaştılar. Mustafa Kemal’in ileri gelen İttihatçılar arasındaki itibarı pek iyi değildi; onun hiçbir rütbe ve makama doymayan ‘haris’ bir kişiliğe sahip, uzlaşılmaz biri olduğu görüşü hakimdi. (F. Rıfkı Atay, Çankaya, S.241)
1920’li yılların ilk yarısında dünyada yaşanan büyük boyutlu sosyal ve ekonomik krizlerin yarattığı konjonktürden faydalanan İttihatçılar, Mustafa Kemal konusunda yanılmadıklarını anladılar. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Mustafa Kemal kendisine kayıtsız şartsız biat etmeyen bütün yol arkadaşlarını teker teker tasfiye etmeye başladı. 1926 İzmir Suikastı Davası sonucunda Mustafa Kemal’e rakip olabilecek çoğu İttihatçı 18 kişi idam edildi.
Bu arada Mustafa Kemal kendisine bağlı kadro ile Takrir-i Sükun Kanunu’nu çıkarttı ve ülkedeki muhalif hareketlerin tümünü ezmeye başladı. Kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını gören Kürtleri kıyıma uğrattı, meclisteki muhalefet partisini kapattı, halkın her türlü örgütlenmesini dağıttı, “tek bayrak, tek vatan, tek lider” şiarı doğrultusunda kanlı bir diktatörlük tesis etti. Meclis, Mustafa Kemal’in elinde bir oyuncak olmuş, ona padişahlara methiyeler yazan divan şairlerini aratmayacak ölçüde dalkavukça övgüler yağdıran kişiler mebus yapılmaya başlanmıştı. Ülkenin belli başlı yerlerine Mustafa Kemal heykelleri dikiyor, caddelere ve meydanlara onun adı veriliyordu.
İttihatçıların ulus devlet projesi, Kemalistler tarafından olanca hızıyla sürdürülüyordu. 1922 yılında Anadolu Hıristiyanlarının kökleri neredeyse kazınmış, diğer azınlıkların ve Kürtlerin asimilasyonu politikaları hızla devreye sokulmuştu. Bu politikaların en güçlü uygulama silahlarından biri soyadı kanunuydu. Bu kanun, ülkede yaşayan herkesin Türkçe bir soyası almasını öngörüyor, Türk olmayan başka bir etnik kimliği hatırlatacak isim veya -of, -viç, -yan, -pulos gibi ekler yasaklanıyordu. Kürdistan’a Türkçe soyadları listeleri gönderildi ve geniş insan yığınlarına kendi etnik ve kültürel kökenleriyle ilgisi olmayan abes soyadları verildi.
Her bir üyesi bizzat Mustafa Kemal tarafından belirlenmiş olan meclis ise tarihte eşi benzeri görülmemiş bir dalkavuklukla ona “Atatürk” soyadını verdi. Meclis bu sayede hem her şeye kadir liderin teveccühünü kazanıyor, hem de ulus devlet projesinin uygulanmasında her şeye rağmen zorluk çıkartabilecek unsurlara gerçek efendinin kimliğini bir kez daha hatırlatmak suretiyle, bir taş ile iki kuş vurmuş oluyordu.