İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaksa, bu eser fabrikalardan, ofislerden ve atölyelerden yükselecektir. “Aşağıdan örgütlenme” yalnızca taktiksel bir tutum veya bir tercih değil; mücadelenin omurgasını oluşturan politik bir zorunluluktur. Bu yöntem, işyerlerindeki “gerçek” öncüleri bir ağ içerisinde yan yana getirmenin yegâne yoludur. İş yerinde kimin sözünün dinlendiğini, kriz anlarında kimin sağduyu ve cesaretle hareket ettiğini en iyi yine o işyerinin işçileri bilir.
Aşağıdan örgütlenme, aynı zamanda “içeriden” örgütlenmek demektir. Dışarıdan hiçbir kurum, işçinin her gün omuz omuza çalıştığı arkadaşının sahip olduğu ikna kabiliyetine sahip olamaz. İş yerlerindeki doğal liderler, geniş kitleleri harekete geçirme noktasında benzersiz bir yeteneğe sahiptir. Sorunları bizzat yaşayanların çözüm politikalarını da birlikte tayin ettiği bu zemin; sınıfın öznesini “takipçi” olmaktan çıkarıp “karar verici” konumuna yükseltir.
Bürokrasinin panzehiri: Öncü işçiler
İster “kızıl” ister “sarı” olarak tanımlansın; sendikal liderlikler işyerindeki öncülerden ve geniş çalışan kitlesinden bağımsızlaştığında hareket felç olmaktadır. Günümüzde sendikal bürokrasi; işçi sınıfını iş kollarına, konfederasyonlara ve hatta aynı işyerindeki farklı yetki alanlarına bölerek zayıflatmaktadır. Bu yapay bölünmüşlükler, işçilerin ortak düşmana karşı tek bir yumruk olmasını engelleyen ve bürokrasinin kendi koltuğunu korumak adına ördüğü barikatlardır. Kararların kapalı kapılar ardında alındığı, işçinin yalnızca bir “katılımcı” veya “aidat ödeyen” olarak görüldüğü bu yapı, uzlaşmacılığa ve geri çekilmeye her zaman açıktır.
Ancak işyerlerinde öncü işçiler arasında kurulan ağlar ne kadar güçlüyse, mücadelenin en keskinleştiği anlarda sendika yöneticilerinin bu uzlaşmacı tavrının önüne geçmek de o kadar mümkün olur. Üstelik bu ağlar, sermayenin ve bürokrasinin dayattığı duvarları aşan bir “zamk” görevi görür. On farklı sendikaya üye işçilerin aynı sosyalist öncü ağının aktivisti olması, yukarıdan dayatılan bölünmüşlükleri işyerlerinde yerle bir eder. Öncü işçiler; sınıfın genel kazanımlarını korumak adına gerekirse alarm zillerini çalarak kitleyi uyaracak ve liderlik üzerinde devrimci bir basınç oluşturacak yegâne güç.
1 Mayıs: birlik günü
Bu perspektif inşa edilmediği takdirde 1 Mayıs; maalesef sınıfın en birleşik eylemi olmaktan çıkıp teknik ve sembolik tartışmaların içine hapsoluyor. Oysa aşağıdan gelen güçlü bir örgütlülük; 1 Mayıs’ı her yıl tekrarlanan ve enerjimizi tüketen “Taksim tartışmalarından” çıkarıp, sınıfın birleşik gücünün sahaya nasıl yansıtılacağına dair gerçekçi bir tartışmaya dönüştürür.
Mevcut sendikal liderliklerin hareketi pasifize eden tutumlarına karşı gerçek bir basınç, ancak iş yerlerinde yan yana gelmiş öncülerin uyarısı ve harekete geçmesiyle oluşabilir. Barikatları aşacak olan güç; sadece o anki fiziksel zorlama açısından değil, işyerlerinden süzülüp gelen aşağıdan örgütlenmenin kararlılığıdır. 1 Mayıs’ı gerçekten sınıfın günü yapmanın yolu; her iş yerini bir mücadele mevzisi, her öncü işçiyi ise o mevziinin sarsılmaz politik lideri haline getirmekten geçer.