Mehmet Can

Mehmet Can son yazıları

Mehmet Can tüm yazıları

30.06.2017 - 15:11

Şu Sivas’ın elinde sazım çalınmaz

…Gittiğin her yerde

Bu işkencelerden söz et
Bu cehennemde yaşayan
Kardeşinden,
Öteki kardeşine ilet
Öylece…”

Neruda

Lozan Antlaşması’na kadar bu topraklarda bin altı yüze yakın gazete çıkıyordu. Lozan Antlaşması’ndan sonra ise sadece iki gazete çıkmaya başladı. Bu türden karşılaştırmaları, yani cumhuriyet öncesi ve sonrasıyla alakalı istatistikleri yan yana getirip repertuarı genişletebiliriz. Bunu genişletirken fazla bir sıkıntı çekmeyiz çünkü arkamızda doksan yıllık antidemokratik bir cumhuriyet tarihi var. Bu örnek, rejimin hangi karakterde bir rejim olduğunun güncellenmesine dair kısa bir giriş dipnotudur. Konunun esasından uzaklaşmamak için bu örneklerle genişletme işini başka yazılarıma bırakıyorum. Lozan ile beraber rejim ve rejimin yönetici sınıfları yere daha sağlam basmaya başladı. Hanedanın değişmesinden ibaret olan “adına yeni denilen rejim” çoğulculuğu reddederek tek bir etnisite ve tek bir dine dayanarak kendisini bu minval üzerinde kurdu. Kürtleri, Alevileri, Rumları, Ermenileri vs, kendisine benzemeyen ne kadar değişik renk varsa, hepsini sistemin periferisine itti. Homojen, tek tip bir insan profili oluşturmaya çalıştı.

Bu oluşturma, kendisinden olmayan halklara ayar verme işi zorlamayla, halkların iradesi ve tercihleri dışında oligarşik devlet gücünü kullanarak bunu yapmaya çalıştı. Sivas’taki otuz beş aydının katledilmesinin nedenini de, rejimin geçmişten süregelen bu baskıcı kodlarını doğru okuyarak anlayabiliriz ancak. Yani rejimin kodlarını anlamadan, Sivas’taki katliamı anlayamayız. Bu olay ferdi, gelişigüzel bir katliam değildi. Organize, ne yaptığını iyi bilen, komitacılıkta deneyimli, bilfiil rejimin tetikçilerinin işin içinde yer aldığı kontrgerilla eylemiydi. Dolayısıyla bu ülkede partiler değişir, hükümetler vs değişir, bütün bunlar değişir; ama bir şey değişmez: Kürt düşmanlığı, Alevi düşmanlığı, sosyalist ve devrimci düşmanlığı. Kısaca ifade etmek gerekirse; aktörler değişir, kalıplar değişmez. Demokrasilerde devlet dediğimiz olgu, toplumsal dinamizmi sağlayan, bu dinamizmi canlı tutan bir organizmadır. Toplum adına konuşan, topluma kural koyan, toplum adına karar veren ve kendi toplumunu Sivas ve Uludere’de olduğu gibi katleden bir mekanizma değildir.

Oysa bizdeki devlet, adaleti sağlayamayan, özgürlükleri ve barışı güvence altına alamayan, çürümüş bir anlayışın üzerinde boy vermektedir. Her gelen hükümet de demokratikleşme yönünde eski, yozlaşmış yapıyı dönüştürmek yerine bu yapıya sahip çıkıyor. Ve bu sahip çıkma işi yeni Sivas’ların yaşanmasına neden oluyor. Dolayısıyla demokratik olmayan cumhuriyet, sadece 1946’ya kadar olan, adına tek parti dönemi denen dönem değildir. 1946’yla beraber çok partili rejime geçildikten sonra da rejim demokratik değildi. Tek parti dönemi, doksan yıllık rejim tarihinde hep günceldi, vardı. Tek parti dönemi farklı isimlerle, farklı biçimlerle kendi varlığını her zaman sürdürdü. Tek parti diktası bugün AKP eliyle kendi sürekliliğini devam ettirmektedir. Yakın tarihe baktığımız zaman devletin istediği özelliklere sahip olmayan halkların başına neler geldiğini bir hatırlayalım. Bu yakın tarihte bir devlet partisi olan CHP’nin iktidarda olup olmamasının da bir önemi yok. Çünkü bu ülkedeki her sistem partisi, biraz CHP’dir aynı zamanda. Askeri darbeden sonra Alparslan Türkeş’in dediği gibi, “Biz içerdeyiz ama fikirlerimiz iktidarda!”. Evet, CHP ve onun dayanağı olan asker ve sivil bürokrasi bugün muhalefette; ama fikirleri AKP eliyle iktidarda. Otoriter, baskıcı düzen hız kesmeden işlemekte yoluna devam etmekte. 1923’ten 1950’ye kadar CHP eliyle Kürt isyanlarının, katliamlarının yaşandığı bir dönem, yine bu dönem Gayrimüslimleri hedef alan Varlık Vergisi’nin çıktığı bir dönem.

1950-60 arası 6-7 Eylül olayları İstanbul’daki Rumların sürülmesi olayı, Demokrat Parti iktidarda. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi, Milli Birlik Komitesi iktidar, parlamento üstü kurumların Anayasa Mahkemesi, MGK, DPT, İç Hizmet Kanunu kurulduğu bürokrasinin tekrardan ipleri eline aldığı bir dönem. 1960-70 arası Süleyman Demirelli Adalet Parti iktidarı. Silvan başta olmak üzere, Kürdistan’da komando operasyonlarının, tutuklama ve baskıların arttığı bir dönem. Hemen arkasından gelen 12 Mart darbesi, solun liderlerinin İbrahim Kaypakkaya’ların, Mahirlerin, Denizlerin, Hüseyinlerin, Yusufların Cunta tarafından katledildikleri dönem. 1977 CHP iktidarı, Alevi mahallelerinin rejim tarafından hedef alındığı Çorum, Maraş katliamlarının yaşandığı bir dönem. 1980, 12 Eylül darbesi ve darbeden sonra 24 Ocak kararlarını yani darbecilerin programlarının, Özal eliyle hayata geçirildiği dönem ve sonrası. Görüldüğü gibi yakın tarihe baktığımız zaman Sivas’ta otuz beş aydının ve onların şahsında Alevi toplumunun neden hedef alındığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Geçmişte tek parti dönemi, bugün ise geçmişteki tek parti döneminin siyasi uzantısı olan partiler Alevi ve Kürtler başta olmak üzere kendi programlarının dışına çıkan bütün farklılıkları ezmek, sindirmek, siyasal sürecin dışında tutmak istiyorlar. Egemenler tepede Alevi, Kürt ve ezilenlere karşı ortak bir programda ortaklaşmışken, Alevi, Kürt ve ezilenler tepedeki bu sömürgeci koalisyona karşı kendi ortaklaşmalarını yapıp bir araya gelmelidirler. Yarın çok geç olmadan.

Mehmet Can