Özdeş Özbay

Özdeş Özbay son yazıları

Özdeş Özbay tüm yazıları

11.06.2017 - 11:12

Katar krizi, alışık olduğumuz bir cepheleşme değil

Son bir haftada Ortadoğu’da adına “Katar krizi” denilen olağanüstü bir süreç yaşanıyor. Ancak bu krize dair yapılan yorumlarda iki eksiklik olduğunu görmek lazım. Birincisi, Katar krizinin, Trump başkan seçildiği günden beri yaşanan uluslararası gelişmelerden soyutlanarak tartışılması. İkincisi ise krizin alışageldiğimiz cepheleşme teorileri üzerinden ele alınması.

İlkinden başlamak gerekirse, Katar krizi, yorumcuların çoğunluğu tarafından Trump’ın 20 Mayıs’ta gerçekleştirdiği Suudi Arabistan gezisinden başlanarak açıklanıyor. Oysa bu olayın öncesinde yaşanan gerilimlere bakmadan neden bir anda böyle bir gündem ile karşı karşıya olduğumuzu anlamak oldukça zor.

Trump Başkan olur olmaz ABD’nin uluslararası siyasetinden radikal bir dönüşüm gerçekleştirmeye başladı. Obama döneminin önceliği ABD’nin en büyük emperyalist rakibi Çin’i dengelemek üzerine kurulmuştu. Bu nedenle Obama Irak’tan asker çekti, İsrail ile Filistin sorununda zaman zaman ters düştü, Ortadoğu devrimleri ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki olan Mısır, Suudi Arabistan, Bahreyn gibi ülkelerde rejimleri devirdiğinde ya da sarstığında ABD aktif müdahalede bulunmadı. Çin’in kendi güneyinde giriştiği askeri liman ve donanma inşasına ve artan ekonomik gücüne karşı önlem almak önceliği olmuştu.

Trump ise bu dönemi eleştirerek “Amerika’yı yeniden büyük” yapacağına söz vererek iktidar oldu. Çin ile sadece ekonomik değil askeri de rekabete gireceğini açıkça ifade etti. Bu nedenle Çin’in çıkarına olduğunu söylediği serbest ticaret anlaşmalarından çıkabileceğini ilan etti. Yine Çin’in ekonomik avantaj elde ettiğini söyleyerek Paris İklim Anlaşması’ndan çekildiğini duyurdu.

Trump askeri rekabeti de yükselterek Kuzey Kore ile gerilimi tırmandırdı. Kuzey Kore’nin orta menzilli füze denemelerine cevaben önce bir nükleer denizaltıyı Güney Kore’deki Busan limanına gönderdi, sonra da bir taarruz filosunu Kore Yarımadası'nın yakınlarına gönderdi. ABD bununla yetinmeyip Güney Kore’nin Kuzey Kore sınırına 200 adet uzun menzilli savunma füzeleri yerleştirdi. Bu hamleler Çin’in ABD’yi protesto etmesine yol açtı ve Çin, ABD'nin füze savunma sistemine yeni tür silahları deneyerek karşılık vereceğini ilan etti. Medyada bol bol yer alan resimlerden hatırlayacağınız üzere Kuzey Kore yüzlerce topçuyu sahil sınırına yığarak ABD’ye meydan okudu.

Trump Nisan-Mayıs aylarında yaşanan bu gerginliği yine Nisan ayından beri Ortadoğu’ya çevirmiş durumda. Obama’nın boş bıraktığını düşündüğü bölgeye çok sert bir giriş yaptı ABD. Akdeniz'deki iki gemiden Suriye'ye 50 Tomahawk füzesi atarak Suriye ordusuna ait Şaryat hava üssünü bombaladı. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, ABD liderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyonun 23 Nisan - 23 Mayıs arasında gerçekleştirdiği hava saldırılarında 225 sivilin öldürüldüğünü söylemişti. Örgüt, bunun Ağustos 2014'teki kuruluşundan bu yana koalisyon tarafından en fazla sivilin öldürüldüğü 30 günlük dönem olduğunu duyurmuştu. ABD Nisan ayında da Afganistan’da “tüm bombaların anası” dediği çok kuvvetli bir bomba kullanmıştı. Haziran ayında ise Washington Post gazetesi, ABD öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyonun son dönemlerde Musul ve Rakka'da en az iki kez beyaz fosforlu bomba kullandığını açıkladı. Ramazanın ilk iki haftasında koalisyon güçlerinin bombaları altında 400’den fazla sivil yaşamını kaybetti.

Tüm bu süreç içerisinde değerlendirildiğinde ABD, Reagan dönemindeki benzer bir emperyalist rekabete girmiş olduğu izlenimi veriyor. Yani Çin ve Rusya’ya karşı (ancak daha çok Çin’e karşı hatta belki Rusya ile belli ölçüde uzlaşarak Çin’e yönelecek kadar Çin’i önceleyen bir şekilde) sadece ekonomik değil militarist rekabeti de körükleyerek rakiplerine daha önce Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi havlu attırmayı planlıyor olabilir. Bu ise bütün dünyayı gerçek bir bölgesel veya küresel savaşın eşiğine getirebilir.

Bu konjonktür içerisinde Katar krizine bakıldığında, ABD’nin genel hamlesi içerisinde Katar’ın bir alt hamle olduğu görülüyor. Buradan da ikinci yanlış veya eksik yoruma geçebiliriz. Bu yorum Gazete Duvar’ın HDP Parti Meclisi üyesi Bereket Kar ile yaptığı röportajda çizilen ve Ortadoğu’ya özgü oldukça eski bir görüş olan Sünni-Şii cephesi yorumu. Kar şöyle demiş:

“Bu haritayla İran destekli ve onun çizgisinde olduğu iddia edilen ‘Direniş Cephesi’nin dağıtılması hedefleniyor. Kimler var Direniş Cephesi’nde? İran eksenli olmak üzere Bahreyn’de Şiiler, Yemen’de Husiler, Irak’ta Şiiler, Suriye’de Suriye yönetimi, Lübnan’da Hizbullah ve Filistin’de Hamas haricindeki tüm güçler… Hepsinin içinde yer aldığı bu cephenin dağıtılması hedeflenirken Sünni İslam eksenli, Suudi Arabistan önderliğinde ve İsrail ile ABD’nin desteğini almış bir ‘Sünni İslam Cephesi’ inşası söz konusu.”

Oysa gerçekte durum yukarıda belirtilenden çok daha karışık. Ortadoğu devrimleri başladığından bu yana Obama’nın görece ilgisiz duruşu sonucu birçok devlet kendi çıkarları doğrultusunda devrimlere müdahil olmuştu. Katar krizi aslında son yıllarda bölgede ABD’den özerk alınan bu tavırların sonuna gelindiğini ilan ediyor.

Katar krizi başını Suudi Arabistan’ın çektiği ülkelerin Katar’ın cihatçı terör örgütlerine destek verdiği iddiasıyla başlamıştı. Üstelik Katar’a ambargo uygulayan ülkelerin terör örgütü listesinde sadece Hizbullah, IŞİD ve El Kaide değil Müslüman Kardeşler de var. Hizbullah haricinde bunların hiçbirisi Şii değil. Ayrıca Katar da Şii bir ülke değil. Suudi Arabistan, IŞİD’i terör örgütü olarak görüp ona destek verdiği gerekçesi ile Katar’ı suçlarken, aynı günlerde IŞİD’in İran’da yaptığı terör saldırıları sonrasında İran saldırının arkasında Suudi Arabistan’ın olduğunu ve intikam alacağını duyurmuştu. Ayrıca eğer Sünni-Şii gibi bir cepheleşme ekseni olsaydı Türkiye’nin Katar ile birlikte Şii cephesinde kalması mümkün olamazdı. Türkiye kriz başladığından bu yana açık açık Katar’a destek veriyor ve hatta asker gönderme kararı aldı. Türkiye geçtiğimiz ay İran ve Rusya ile birlikte Astana’da Suriye’de ateşkes üzerine bir protokol imzalamıştı. Yine bu cephe anlayışının öngördüğünün aksine Katar ambargoya karşı İran ve Türkiye’den gıda alacağını duyurdu. Öte yandan Şii eksen içerisinde yer almayan Kuveyt, Katar için arabuluculuk yapma rolünü üstlendi.

Dolayısıyla bugün yaşanmakta olan kriz Sünni-Şii cephesi etrafında bir kutuplaşma değil ABD etrafında mümkün olduğunca çok ülkeyi toparlama hamlesidir. Tesadüf olmasa gerek bu krizin orta yerinde, Rakka üzerinde hala operasyonlar sürerken Rus General Rudskoy “Suriye’deki iç savaş filen bitmiştir” dedi ve “Bağımsız ve egemen, Suriye devleti kendi topraklarını kontrol edebilecek duruma gelmiştir” mesajı verdi. Yani Ortadoğu’da kamplaşma ABD etrafında birleşen ülkeler ve Rusya etrafında birleşen ülkeler şeklinde sürüyor. ABD’nin Ortadoğu’daki en büyük askeri üssünün bulunduğu ülke olan Katar’a verdiği uyarı ve aynı zamanda Suudi Arabistan ile 110 milyar $, diğer ülkelerle de toplamda 400 milyar $ silah anlaşması yapması bu yüzden. Açıkça bundan sonra hiçbir bölge ülkesinin özerk bir dış politika izleyemeyeceğini ilan ediyor. Rusya da bu hamleye karşı Suriye’nin kendi bölgesi olduğunu ilan etmiş oluyor. Türkiye ise bölgede en fazla özerk davranan ve bölgesel bir güç olma hayali kuran ülke olarak şimdilik ortada salınıyor. Ancak koşullar hükümeti ya Rusya ya da ABD etrafındaki emperyalist bloklardan birinin yanında yer almaya zorluyor.

Sonuç olarak yaşanan kriz ya bölgede büyük bir militarist gerilimin yükselmesi ile ya da Suriye’de de durumun netleşmesi sonucu iki emperyalist güç etrafında bloklaşan grupların bir uzlaşıya varması ile son bulacak. Buna bir tür yeni soğuk savaş dengesi de diyebiliriz. Ancak her iki durumda da ABD, esas rakibi Çin’e yönelik yapacağı hamle öncesi eski bahçesini yeniden düzenliyor gibi duruyor. Elbette bu yaşananların iç politikada da önemli etkisi var. Trump, iktidara geldiği günden bu yana yaşanan muhalefete karşı “ABD’yi yeniden büyük” yaptığını da ilan etmeye çalışıyor.

Özdeş Özbay

ozdozbay@gmail.com