“YAE” nefreti / 3: Bir taşla iki kuş
“YAE”ci günahkârların saygın vatandaşlar arasına yeniden kabulü için şart olarak öne sürülen “özeleştiri”den sözediyorduk. Bu başlık altında ele alınması gereken bir konu daha var. Sahici “özeleştiri” olacaksa, yalnız bunu vereceklerin değil, bunun sunulacağı kişilerin de özeleştiri konusu eylemin gerçekleştiği dönemdeki hali tavrı, ortamın özellikleri vs. ortaya getirilmeli. Biliyoruz ki bu da imkânsız, çünkü zaten “YAE” kampanyasının bunca zaman bu kadar dallandırılıp budaklandırılarak sürdürülmesi ve akla gelmez fırsatlar yaratılıp canlı tutulması, bir yandan da o dönemdeki ayrımları, tavırları, bunların gerisindekileri tartışma dışı tutabilmek için. Çünkü o zamanki tartışmanın derhal uzanacağı yer, solun yakın tarihi, kendini toplumda nereye, kimlerin yanına, kimlerin karşısına konumlandırdığı gibi çetrefil sorunlar yığını. Burada net ayrımlar var, radikal sol içerisinde. Dolayısıyla, taraflar var, talep edilen özeleştirinin sunulacağı bir hakem makamı yok. Böylece özeleştiri talebi şöyle bir mahiyet arz ediyor: Suçlu suçu kabul etsin, ama itirafı da hakime değil savcıya yapsın!
Makam ve yetki tescili
Bahis konusu “özeleştiri”nin özgün yanı burada: esasen suçunu kabul edecek suçluyla değil, itirafın yapılacağı savcıyla ilgili oluşunda! “Özeleştiri” adı altında beklenen, suçluların suçu kabul ederek yeni sayfa açmaları değil. Kendilerini suçlayanlara, “Siz hep doğruydunuz, biz günahkârlarız,” demeleri ve bir çeşit aşağı kast mensupluğunu kabul etmeleri. Ki, bundan böyle onların sadece fikir ve tavırlarına ikinci sınıf fikriyat ve siyaset muamelesi yapılmakla yetinilmesin, insan bireyi olarak değerleri de ikinci sınıf olarak tasnif edilsin. Hiç kaale alınmasınlar veya efendilerin meclisinde, hırsızlık yaparken yakalanıp affedilmiş hizmetkâr tedirginliğiyle dolaşabilsinler ancak. Göğüslerinden aşağılayıcı yıldızı çıkarmadan. Böylece 2010 referandumundan önce ve sonra çekilen her fotoğraflarına o yıldız ekleniversin. 2010 referandumunda “YAE” demiş olmak, kişinin o zamana kadarki ve o zamandan sonraki bütün eylemlerini mundar etsin. (Stalinist örgüt kültürünü tanımayan okurlarım bu satırlara anlam vermekte zorlanabilirler. “12 Eylül öncesi”nin meşru “iç mücadele” pratiklerini bilenlere ise bunlar tanıdık görünecektir.)
Kısmen başarılmış bir tasfiye hamlesini sonuca vardırma gayesi var olayımızda. “YAE’ci” damgası, birçok insanın damgayı yiyenle ilişkisini değiştirdi, bir tür “lanetliler” topluluğu yarattı; hafifsemeyelim. Damgayı yiyenler olarak mütemadiyen bir şekilde biryerlerden dışlanıyoruz. Kimileri ortalıkta fazla samimi, yakın görünmemeye özen gösteriyor, kimileri basbayağı yok sayıyor.
Görüyoruz ki, özeleştiri adı altında canlı tutulan beklenti bir taşla iki kuş vurmaya yönelik. Hattâ ikinci kuşun asıl av olması ihtimali daha güçlü. “Özeleştiri yapsınlar!” dayatmasının öncelikli amacı, suçlananlara suçlarını ve bundan böyle lanetlilik yıldızı taşımayı kabul ettirmek değil. Suçlayanın ezelî -ve dolayısıyla ebedî- doğruluğunu ispatlama amacıyla işlemesi umuluyor mekanizmanın.
Bu, bazı insanların, konumlarını tehdit eden eleştiricileri savuşturmasını sağlamakla, “makam” sahiplerine itibarlarını -yeniden- kazandırmakla kalmıyor. İstenmeyen -özellikle geçmişe dair- sorulardan, hatırlanmasa iyi olacak sorumluluklardan, çözülmemiş problemlerden kaçma fırsatı da doğuyor, çıkıntılık eden, çomak sokan, ayrıksı kalan birilerini kimsenin itibar etmediği hale getirince.
Nazik olmaya çalışırken fazla soyut konuştuğumun farkındayım. Ancak içimden geleni olduğu gibi ortaya dökersem, şüphesiz pek güzel ve çabucak anlaşılır, ancak bugünkü kadar bile karşılıklı konuşamaz hale gelebiliriz. Bu yüzden, soyutluk yüzünden kusuruma bakmayın ve lütfen gerektiği yerde siz somutlayıverin
“Yanlıştı” sayarak konuşacağız
Aslına bakarsanız, her türlü melaneti barındıran şu “Yetmez Ama Evet’çi” damgasının vurulduğu ve ait oldukları geniş siyasî çevre içerisinde neredeyse sivil ölüme mahkûmiyetleri talep edilen insanların büyük kısmı bakımından, ortada 2010 referandumunda evet oyu vermiş olmak dışında, böylesine hakaret görmelerini ve dışlanmalarını gerektirecek ilkesel yanlışlar yok. Evet oyu ise tamamen bireysel, bilemediniz dar bir gruba özgü tekil eylem.
Üstelik yolaçtığı hiçbir pratik-somut, gerçek sonuç yok! Evet, şaşırtıcı, ama “her şey onların yüzünden oldu”nun zemini yok. “YAE’ci” diye suçlananlar gerçekte pek az kişi ve aksi yönde oy kullansalar, referandum sonucu yüzde sıfır virgül sıfır kaç etkilenirdi, şüpheli. Aşağıda buna sayıları ortaya dökerek baktığımızda muhtemelen şaşıracağız. Sayıları dökeceğim, çünkü bu maalesef sadece yalanı değil, arkasındaki saikleri de bize gösterecek mevzu.
Yukarıda andığım, AKP’ye, hele partinin önderlerine değil ama dindarlara güvenme, onlara adalet duygusu atfetme isabetsizliği, hayalperestliği bir yana, 2010 Anayasa halkoylamasında evet diyenlerin hiç de yanlış olmayan başka dayanakları vardı. Askerî vesayetin tasfiyesini demokrasi için önkoşul sayma, Kürt meselesinde barışçı adım atılması beklentisi, Avrupa Birliği’ne uyum sürecine -dolayısıyla demokrasinin geliştirilmesine- dair vaatler ve başlamış pratik gibi. Yine sadece hatırlatıp geçeceğim ki, bugün “kahrolsun YAE’ciler” cephesinin sürükleyicileri, sürdürücüleri ve ısıtıp ısıtıp yeniden ortaya sürücüleri olan gruplar ya askerî vesayetin tasfiyesinden rahatsızlık duyuyordu ya kısmen Kürtlere en ufak taviz, yani eşit yurttaşlık imkânı verilmesi fikri karşısında dehşete kapılıyordu ya AB’yi emperyalist düşman görüyor, uyum sürecini bağımsızlığın çiğnenmesi sayıyordu ya da hepsi birden. Radikal solun ana akımıysa, “ABD-AB emperyalizmi”nin piyonu gördüğü AKP çiçek sulamaya kalksa ona da o yaptığı için yapısal ve mantıksal olarak karşı çıkmaya hazırdı.
Burada bunları yok sayacağız. “Evet” tercihini akla sığmaz, korkunç ihanet eylemi diye nitelenmekten kurtarıp pekâlâ mâkûl seçenek olarak gösterebilecek ne varsa -tek bahis dışında- kaldırıp kenara koyacağız. Buradan itibaren, şu ya da bu gerekçeyle “evet” oyu vermenin yanlış olduğunu kabul ederek konuşacağız. “Hayır demek ne anlama geliyordu?” diye de kurcalamayacağız. Hayır diyenler koalisyonunun -bazıları demokrasiyi kökten inkâr etme anlamına gelen, hemen yukarıda çıtlattığım- çeşitli saiklerini mevzu etmeyeceğiz. Evet denmesindense boykot etmenin, fiilen evet’e -çoğunluğa- katılmak olsa bile, daha makbûl tavır sayıldığını da kabullerimizin arasına katalım. Yani: “Yetmez ama evet diyenler doğru davranmadı” önkabulüyle konuşacağız. Böyle yapacağız ki, bu meselenin bunca yıldır cürmünün bin katı yer yakmasının ardındakileri çözebilelim.
“Özeleştiri” kod adlı kurban ayinine dair beklenti veya dayatma hakkında diyeceğimi dediğime göre, Evet dediği için suçlananların kimler olduğunu hatırlamaya geçebiliriz.
Kimlere hain denebiliyor?
Bir kimsenin “YAE’ci hain” diye suçlanabilmesi için, onun, konumu, aidiyeti, o ana kadarki siyasî tutumu bakımından zaten “evet” diyeceği beklenmeyen, “hayır” demesi beklenen biri olması gerekir. Yani “sosyalist”, en azından “solcu” sayılan biri olmalı ki, ait addedildiği kampa ihanet ettiği ileri sürülebilsin. Aksi halde neye dayanılarak ihanetle suçlanacak? “Yanlış yaptı” denirdi.
Kamp meselesi önemli. Çünkü “her şey ‘YAE’ci’ liboşlar yüzünden oldu” tezini sahiplenenlerin halkoylamasında evet diyenleri asıl suçladığı şey, “kampına ihanet”. Yani aslında “düşmanı desteklemek”.
Kamplar hangileri, kimlerden oluşuyor, neden bunlardan oluşuyor ve nasıl oluyor da şu şu şu unsurlar biraraya gelebiliyor, şunlar niye gelemiyor, kim kime niye düşman, niye öyle sayılmalı… böyle başlıkları es geçiyorum. Hakim Türk siyasî kültürünü hallaç pamuğu gibi atmaya kalkışamam. Bu çapta kazıya girişirsek “YAE” sadece sembolik mevzu olarak tek satırlık yer kaplar, “YAE”yi hayat tavrı ayrımı sananlar hafriyatta kaybolur gider. Dolayısıyla burada kimlerin demokrasinin esas fikriyatına ve ruhuna neden düşman olduğunu kurcalamayacağız, adalet kavramı sınavından Türkiye siyasetinde sadece bir avuç insanın geçebileceği gibi gerçeklerle yüzleşmeyeceğiz.
Türkiye’nin muhalefet ortamında, herkesin ilkeleri ışığında somut olaylara, somut şartlara göre tavır alması, olaylara “neresinden tutup istediğim yönde değiştirebilirim” arayışıyla katılması, yani aslında siyaset dediğimiz faaliyetin aslî gereği, zımnen neredeyse yasak. Hele son onyıllarda, tavır da yok, yerini duruş aldı; durduğun yerden kendi doğrularını tekrarlıyorsun, “doğruyuz ama henüz halkımıza anlatamadık” diyorsun, bu siyaset oluyor.
Dönelim arabaşlığımıza: Kimler “YAE’ci” oldukları için suçlanabiliyor? Buna verilen kısa cevap şu: “AKP’yi destekleyenler”. Peki ya bu hainler arasında “AKP’yi desteklemek” gibi bir şeyi aklından bile geçirmemiş, buna karşılık AKP’nin yaptığı şu veya bu işi desteklemiş olanlar varsa? O işi AKP değil başkası yapsa da destekleyeceklerse? Hayır! Olamaz! Birine karşıysan her şeyine karşısındır! Peki ben askerî vesayete karşıysam, onun yerine seçilmiş hükümetin idareye hakim olmasını istiyorsam? Bizim yani sözde yurttaşların -TC yurttaşına bundan öte paye verilebilir mi?- en azından oyla, sandık yoluyla denetleyebileceği birilerinin seçilmemişler üzerinde belirleyici konumda bulunmasını demokratik bir hayat için şart görüyorsam?
Bu soru sorulduğu anda zaten iki tarz-ı siyaset doğmuş oluyor. Birinde mecburen elin kirleniyor, ayağın çamura batıyor. Benim gibi birinin kafasına uygun herhangi bir siyasî kadronun bu memlekette “seçilmiş hükümet” payesi kazanması mümkün olmayacağına göre… Öbür yoldan gidince hep temiz kalıyorsun. Zaten bir yere gitmen de gerekmiyor ki ayağın çamurlansın.
Bunları da dikkate almayabiliriz, isterseniz.
—
“YAE” nefreti / 4: Kurucu yanılsama
Dananın kuyruğu bir değil iki yerden kopuyor.
İlki, yönteme ve siyaseti tanımlamaya ilişkin: Faile değil fiile göre davranma, kültürümüzde yeralmıyor, bunu siyasî kültürümüze sokma girişimleri de en hafifinden “rakibe mevzi kazandırma”, daha ağırı, “düşmanla işbirliği” olarak damgalanıyor. Siyasetin bizzat bu demek olduğunu tartışamıyoruz bile.
İkinci kopuş, siyasî alanda, içeriksel: Alaşağı edilmesini bazılarımızın sahici demokrasiye doğru adım atılabilmesi için olmazsa olmaz gördüğü “askerî vesayet”, bazılarımızın gözünde âdetâ kutsal. Maalesef Cumhuriyet’in yetiştirdiği, kendini modern, özellikle “çağdaş” sayan kesim, askerî vesayet düzeninde, sorun veya handikap görmek şöyle dursun, zaruret, kaçınılmazlık buluyordu. Hâlâ da buluyor. Üstelik, tek fiskede yıkılan hukuksuz yapının aslî sorumlusu değilmiş gibi, çok yakın tarihin kendisini doğruladığını düşünüyor. Bu yapayanlış gerçeklik kavrayışında ne yazık ki radikal solun ana akımı ona eşlik ediyor. “Laikçi teyzeler haklı çıktı” diye ortalıkta dolaşırken, isyanlardan, katliamlardan, pogromlardan, kitlesel işkence ve sürekli siyasî baskıdan, devlet sözkonusuysa teferruat olmaktan öteye gidememiş hukuk-yargı rejiminden azâde, Atatürk büstü kırarken yakayı ele vermiş mürteci karikatürlerinden meydana gelen resmî Cumhuriyet tarihini tasdik ettiğini ya fark etmiyor ya da bundan gocunmuyor.
Çarpık çurpuk adalet sistemi ve demokrasinin sınırlarını dilediğince daraltıp genişleten, yurttaşın yurttaş kimliğini ve iradesini hiçe sayan, darbe yaparak, hükümet yıkarak, seçilmiş siyasetçiyi asarak, paramiliter eğitim kampları kurup sivil silahlı güçler yetiştirip halkın bir kısmını öbürüne karşı savaşa hazır tutan, gençleri birbirine kırdırarak, siyasî cinayetleri, katliamları ardarda dizerek, yüz binlerce insana işkence yaparak, hukuku bütünüyle devlet zorunun buyruğundaki araç kılarak sürdürülen yönetimi “aydınlık”la, “bilim”le, “çağdaşlık”la özdeşleştirmek aslında imkânsız. Ama birileri, ülkenin kuruluşuna varan sürece dair efsanelerin üzerine gözalıcı bir anti-emperyalizm hâlesi yerleştirerek bunu mümkün kıldı. Bu hâle onyıllar boyunca milliyetçiliğin üzerini örttü, milliyetçi olmayan, devlete bir yerinden teğellenmemiş muhalif hareketlerin gelişmesinin önündeki en büyük engel haline geldi. Çünkü resmî anlatı birçok muhalifçe de paylaşılıyordu. (Tıpkı “gayrimüslim” nefreti gibi.) Buna karşı çıkmak, hele devlet-toplum ilişkisinin neredeyse üzerine bina edildiği temel -sözde- çelişkiyi tartışma konusu etmek, kimine göre “gericilerin”, kimine göre “bölücülerin” yapacağı iş sayıldı. Şu sözde çelişki, “ilerici-gerici” çatışması, söylerken bile insana bıkkınlık veriyor. Bizim temel çatışmamız bu değil; bu ülkedeki devlet-toplum ilişkisini şekillendiren temel çelişki bu değil. Aksine, şu son yıllarda görmek istemeyen göze bile sokularak ortaya serildiği üzre, o sözde temel çelişkinin çatışan taraflarının biraraya geldiği yerde, lafını etmeden paylaştığı ganimette esas sorun. Oraya gelip buluştuklarında başka birilerini dışlıyorlar ki, düzen bunun üzerine kurulu. Bir nevi rektifiye edilmiş Yenikapı Ruhu forever yani…
2010 halkoylamasında anayasa değişikliklerine evet demek “AKP’yi desteklemek”, o da “dinci-gerici” kamp lehine köstebeklik, hattâ cephe gerisinde sabotaj yapmak olarak sunulduğu için bu kadarı zorunluydu, ama tiyatronun temelinde köstebek gibi dolaşmayı burada keselim, sahneye, “YAE’ci hainler” oyununa dönelim.
Niye evet, niye hayır?
Bir halkoylamasında şu ya da bu oyu kullandığı için insan suç işlemiş olur mu? Aslında olmaz. Diyelim, ille de öyle sayılacak. Bunun için herhalde iki şart aramalıyız. Bir: Vahim sonuca yolaçacağını bile bile oyunu o yönde kullanmış olması. İki: Verdiği oyla sonucu değiştirebilmiş olması.
İlk soruyu cevaplayabilmek için, günahkârı cehenneme postalamadan evvel ahiret ilgililerinin dahi soracağını tahmin ettiğim cinsten bir başka soruyu sormalıyız: Yetmez Ama Evet diyenler niye dedi?
Yukarıda dokundum, azıcık açayım: Anayasa referandumunda, geçmesi halinde demokratik açılımlar getirebileceğine bazılarımızın inandığı maddeler vardı. Evet oyu vermenin esprisi bundan ibaretti. AKP destekçileri-seçmenleri dışında, burada evet oyu veren birçok insan açısından “AKP’ye destek” gibi bir niyet sözkonusu değildi. Seçilmiş hükümet, yurttaş iradesi, adalet, hukuk, güçler ayrılığı gibi kavramların daha bir ciddîye alınacağı ve Kürtlerin nihayet kendilerini eşit yurttaş hissetmelerini sağlayacak bir yönelimin ilk adımlarının atılacağı umudu vardı. Bunlar için de, kararlı şekilde ilerleneceği söylenen Avrupa Birliği yolu bir güvence gibi görünüyordu. Ayrıca 12 Eylül darbecileriyle hesaplaşma vaadi vardı. Bu vaat ve niyetler desteklendi. Bugün suçlananların özel olarak tutup “AKP’yi destekleme”lerinin sebebi de anlamı da yoktu. (“Çıkar karşılığı yaptılar” iftirasına başvurulması, burada doğacak zaafiyeti gidermeyi hedefleyen önlemlerdendi.)
Hayır diyenlerin bir bölümü, referandumla gelecek değişiklikleri iktidar partisinin yargıyı ele geçirmede kullanacağını söylüyorlardı ki, haklı çıktılar. Ancak şu mâhût “yargıyı o sayede ele geçirdiler” tantanasının içyüzü, anlatıldığı gibi değil, ayrıca ibretlikti.
CHP değiştirtti, kimse hatırlamıyor
CHP gidip Anayasa Mahkemesi’ne başvurup değiştirtmeseydi, ilk taslağa göre HSYK seçimleri çok daha demokratik şekilde yapılabilecekti, listeler değil kişiler oylanabilecekti. Seçime listelerle gidilirse kendisinin kazanacağından emin olan Ulusalcı-devletçi, CHP’li kesim, mecburen karma yönetime yolaçacak bu yöntemi değiştirtti ve AKP ile o sıradaki müttefiği Fethullahçılar bu değişiklikle doğan fırsatın üstüne atlayıp her şeyin içine etti. Şu işe bakın ki, referandumdan sonra “yargının ele geçirilmesi” sürecinden bu değişikliğe yolaçan CHP’liler değil, “YAE’ciler” sorumlu tutuluyor!? Bu, yanlışlık veya rastlantı değil. “YAE” nefretinin pompalanışı hakkında düşünürken yol gösterici olgulardan.
Hatırlanması gerekenler: Hayır diyenlerin büyük kısmı, teklif AKP’den geldiği için bu tavrı takınıyordu. “Millî bağımsızlık”a halel getireceği gerekçesiyle AB üyeliğini istemeyenler de hayır diyordu. Anti-emperyalizm ve bağımsızlık kılıflarındaki milliyetçilik yüzünden, ülke içindeki baskıcı vesayet düzenini AB üyeliğiyle gelecek demokrasi açılımına yeğleyen -hiç beklenmedik kesimler arasında bile- çoktu. Sol, büyük çoğunluğuyla AB karşıtıydı. AKP, “emperyalistlerin” Ortadoğu’ya getirmeyi planladığı düzenin başlıca ajanı olarak görülüyor, Tayyip Erdoğan “Amerika’nın adamı” diye niteleniyordu. “Komünist” olma iddiasındaki siyaset ileri gelenleri, Türkiye’nin “emperyalist kuşatma tehdidi”yle yüzyüze bulunduğunu, birinci önceliğin “yurt savunması” olduğunu, bu acil gereklilik varken başka meselelere takılınmaması gerektiğini propaganda ediyorlardı. Böyle düşünmeyen bir solcu, Evet diyemez miydi?
Gezi İsyanı sırasında MHP’nin de içinde olduğu “demokrasi cephesi” fantezileri kuran sözde çağdaş muhalefet, o vakitler, AB için uyum yasaları çıkarılması ve “Kürt Açılımı” ihtimallerini, millî bağımsızlığımıza ihanet ve Güneydoğu’yu PKK’ye peşkeş çekmek olarak filan görüyor, demokrasi ve özellikle eşit yurttaşlık ihtimalinden tiksiniyordu. Hâlâ da tiksiniyor. “Demokrasi cephesi”nin çok daha ileri unsurları, Yargıtay başsavcısının, ardarda -doğru dürüst- seçim kazanan partiye karşı gazete kupürleriyle açtığı kapatma davasını desteklediler. Gazete kupürleriyle “irticaî faaliyetlerin odağı” ilan edilen AKP’nin kapatılmasını “hukukun üstünlüğü”nün icabı sayan ‘komünist” avukata rastlanabiliyordu.
Ne yazık ki, bunların üstünden atlayarak konuşamıyoruz mevzumuzu.
Siyasî olmayan ithamlar
“YAE’ci hainler yüzünden oldu” öyküsünün üzerine kurulduğu hükümlerden üçü, referandumda oylanan maddelerin siyasî içeriğiyle alâkalı değil:
1. Ne olursa olsun, teklifi önümüze AKP getirdiği için referandumda hayır demeliydiniz.
2. Demediyseniz bir planın parçasısınız ya da karşılığında çıkar elde ettiniz.
3. Siz evet dediğiniz için bütün bu felaket başımıza geldi.
Teker teker ele alalım.
Referandumda veya başka her yerde, ne neymiş bakmadan, “ne olursa olsun” alınacak tavra siyaset denmez. Ne neymiş bakıldığında da, asgarî demokrat bir insanın pekâlâ öyle ya da böyle oy vermesi mâkûldü. Zira, iktidara yürüyenler anti-demokratik tohumdan boy vermiş filizlerdi, ama demokrasi ve hukuk devleti için güvence olacak Avrupa Birliği üyeliğini hedeflediklerini söylüyorlardı ve bunun gereği olan yasal-idarî düzenlemelere girişmişlerdi. Öte yandaysa, “ABD-AB emperyalizmi”nin başımıza açacağı işlerden dem vurarak, ilk vazifenin “yurt savunması” olduğunu haykıran, -hayır, “vatan sözkonusuysa gerisi teferruattır” diyen JİTEM’ciler, faşistler değil- başkaları vardı. Bu kesim, “YAE’ci hainler” söyleminin başlıca sahiplerindendir. Demokratik dönüşüm için Yetmez Ama Evet tutumu bazılarımıza daha doğru gözüktü. Ancak belki tam tersi, “hayır, ama şöyle olursa evet deriz” gibi kampanyalar da düzenlenebilirdi. Ama bunun için, faile değil fiile bakma yaklaşımı, yani sahici siyaset gerekliydi ki, bizde bunun hiç olmadığı yer, tam da şu “YAE’ci hainler” yaygarasının sık sık toza dumana boğduğu daracık muhalif ortam.
“Çıkar karşılığı yaptınız” ve “sizin yüzünüzden oldu” meselelerini gelecek bölümde ele alalım.
—
“YAE” nefreti / 5: Liboş nedir?
“YAE’ciler” hakkında ortaya sürülen ve referandumda oya sunulan maddelerin içeriğiyle ilgili olmayan üç iddiayı ele almaya başlamıştık. Şunlardı:
1. Ne olursa olsun, teklifi AKP getirdiği için hayır demeliydiniz.
2. Demediyseniz ya bir planın parçasısınız ya da çıkar karşılığı böyle yaptınız.
3. Evet dediğiniz için bütün bu felaket başımıza geldi.
İlk madde hakkında geçen bölümde konuşmuştuk.
İkinci maddeye geçerken, aslında bir başka önemli başlığın altını da doldurmaya başlıyoruz: Kim bu “YAE’ciler”? Topluca böyle adlandırılacak birileri var mıdır? Genellikle Etyen Mahçupyan, Ali Bayramoğlu, Cengiz Çandar, Murat Belge… diye yola çıkan, Ahmet Altan’ı, Oya Baydar’ı… içine alan, DSİP’e uğradıktan sonra, benim gibi, bir sonraki kuşaktan kimseleri de önüne katıp az ileride duran katardaki topluluk ilginç bir bileşim sunuyor bize. Orada sahiden liberal diye tanımlanabileceklerle, karar ve tutumlarını kendilerine göre sosyalistliklerine dayandıranlar birarada. Bazılarının birlikte belki bir-iki siyasî adım atması mümkün, ama sonrasında yollarının ayrışması kaçınılmaz. Velhâsıl, aslında, gerçek hayatta bazen birarada davranabilen küçük gruplar, sadece bu vesileyle yanyana gelmiş insanlar falan sözkonusu. Bu insanlardan bir kısmını biraraya getiren vesileler, mâhût referandum dışında, ancak genel demokratik mücadelenin, onlara küfredenler dahil pek kimsenin karşı çıkmayacağı icapları olmuştur. Karşı karşıya getiren vesileler de olmuştur.
“YAE’ciler” yaftası, siyasî bakımdan birbirinden farklı insanların topluca muhatap alınabilecek yekpâre grup olarak algılanmasını sağlıyor. Buna neden gerek duyulduğu kolayca anlaşılır.
Birçok konuda farklı tavır alabilecek insanları bir tür “tıynet” ortaklığına sokar, herhangi birinin yaptığından öbürlerinin de sorumlu tutulabileceği bir hayalî bağlantı yaratır ve bunu gerçek diye yutturursanız, bütün bu grubu sık sık suçlamak bakımından imkânlarınız çoğalır, çeşitlenir. Genel olarak fiile değil faile bakma da nasıl olsa yerleşik alışkanlık, böylece biri bir sebeple kötü oldu mu öbürlerinin artık hep kötü sayılmasının yolu açılır. Hasımlarınızı birbirlerine ne kadar yapıştırabilirseniz o kadar tesirli silah elde edersiniz: Ne amaçla ve geçici olarak yanyana geldiklerini gerçekte gayet iyi bildiğiniz insanları fıtraten her konuda hep birlikte davranır göstererek, birinin yanlışından hepsini sorumlu tutma, bir taşla yirmi kuş vurma imkânına kavuşursunuz. Tipik örnek, 2010 referandumunda bazısı hayır’cı, bazısı boykot’çu, bazısı evet’çi olan “Hrant’ın Arkadaşları”nın topluca “YAE”ci ilan edilmesidir. Düpedüz yalandır, ama her yerde her fırsatta tekrarlanır, kimilerince, Hrant Dink Cinayeti Davası’na sahip çıkmamanın bahanesi olarak kullanılır. Şu dünyadan ayrılmadan görülecek hesaplarım arasındaki bu iç acıtıcı mevzuya başka zaman gireriz.
Ne diyemiyoruz da onu diyoruz?
“YAE’ci hainler” olarak isimleri hep birarada sayılan şahıslar arasındaki siyasî farklılıklar, dürüstlükten azıcık nasibini almış herkesin kolaylıkla göreceği, teslim edeceği açıklıktadır. Bahsedilenlerin bazıları zaten solcu değildir, genel olarak solla ilgili hissiyatı hiç de hoş olmayanlar vardır. Dolayısıyla “hain” diye suçlanabilmelerinin yegâne -uyduruk- zemini, dindar değil “çağdaş-modern” sayılan kesime uygun giyim-kuşamları, hayat tarzlarıdır.
“YAE’ciler”i tecrit girişimlerinde, ne yazık ki 12 Eylül öncesinden beri sol içi iktidar alanı açma ve “saha temizleme” mücadelelerine damgasını vuran kötü alışkanlıklardan biri daha devreye sokuldu. Fazla kırıp dökmeden, basitçe şöyle anlatayım: Adımın geçtiği her yerde başına “liberal” ekleyen birileri, meselâ, benim liberallikle pek alâkam olmadığını gayet iyi bilir. Ancak solcularda alerji yaratan böyle bir kavramı birine yamadığınızda, tanımayanlar ve gençler onun her yaptığına bu etiketin gölgesinde bakacaktır. Yine anmam lazım, fiile değil faile göre düşünme kültürümüzün zemini üzerinde, “Bu adamın şu yaptığı liberallik”ten, “O yapıyorsa liberalliktir”e kolayca geçilebilir. (“Liberal” lafının küfür gibi kullanılması tabiî ayrıca ele alınması gereken tuhaf ve nâhoş mevzu. Nâhoş, çünkü liberal, gerçekte tartışılması solcuyu besleyecek muhataptır.)
İşi “liboş”a vardırdığınızdaysa şahıs en alt aşağılama-dışlama basamağına indirilmiş demektir: artık kimse yüzüne bakmayacak, onunla konuşmayacak, en önemlisi, onunla yanyana görünmeyecektir. Bu kavram, bir yandan içerdiği “kıçı rahat”lık göndermesiyle, askerlerin pek sevdiği, “Boğaz’a karşı viski içenler” motifine bile uzanabilecek “havası” nedeniyle, ancak şüphesiz esas “nonoş” çağrışımı nedeniyle böylesine gözde oldu. Ancak bu “gizil” içeriği açıkça ortaya sürmek, LGBTİ+ haklarını savunmanın 1980 sonrasında istemeye istemeye de olsa benimsendiği sol ortamlarda kabul görecek davranış değil. Sosyaliste liberal denmesinin doğal olarak aşağılama-dışlama işlevi gördüğü ortamda “bu ibneler”in yerini kolayca tutabilen “liboş” kavramı tam bir riyakârlıkla kullanıldı, kullanılıyor. Yüz kızartıcıdır.
Çıkar meselesi
2010 referandumunda Yetmez Ama Evet diyenlerin bir bölümü, evet, Türkiye ölçülerinde liberal diye tanımlanabilecek kimselerdi. Bunlardan birkaçı, AKP’den büyük demokrasi adımları da bekliyorlardı ve bu beklentilerini en azından Gezi İsyanı sonrasına kadar sürdürdüler, doğru. Ancak “YAE’ci hainler”in esas ağız dolusu küfürler yiyen ve sanırım hakaret edildikçe edeni daha çok tatmin eden kısmı, kendini sosyalist kabul edenlerdir. Örgüt olarak DSİP, gerikalanı tek tek bireyler.
Şüphe yok ki, bugün her fırsatta üzerlerine pislik boca edilen insanların hayatları boyunca yapıp ettiklerinde ortalama bir sosyalistin beğeneceği, katılacağı, destekleyeceği, yapıldı diye memnun olacağı, ilham alacağı, besleneceği, başkalarına da sunacağı çok şey var. Ancak ağızlarını açar açmaz, “Bu satılmış yavşak hâlâ konuşuyor mu!”dan hafif kalmayan saldırılara uğruyorlar (uğruyoruz). Sosyalist gençlerin bu insanların hepsine dışkı yığınına bakar gibi bakmasını sağlamakta, yoksa birilerinin çıkarı mı var?
Ama biz şu anda Yetmez Ama Evet diyenlerin böyle davranarak sağladığı ileri sürülen “çıkarları” arıyoruz! Sorumuz şu: Evet, topluca karar alıp uygulayan ekip gibi sunulan ve topluca hakaret hedefi yapılan bu gruptan kim, referandumda evet diyerek hangi çıkarı sağladı? Dediğim gibi, bazı liberal yazar-çizerler, AKP’den ve arkasındaki Müslüman taşra hareketinden büyük dönüştürücü işlevler bekliyorlardı ve umutlarını kesmeleri epey zaman aldı. Bu insanlar iktidara yakın gazetelerde yazdılar, televizyonlarda program yaptılar. Referandumda evet diyerek çıkar sağlamanın ölçüsü herhalde bu olamaz. O referandum olmasaydı da bu insanlar bu tutumu takınacaklardı, -pek çoğumuza niyeyse tuhaf görünüyor:- çünkü böyle düşünüyorlardı.
“YAE’ci hainler”in büyük gövdesine -ki birazdan bunun büyüklüğüne bakacağız ve patırtı esas orada kopacak- gelince. Şu basit gerçeği bu konuda laf edecek herkesin lafa başlarken, besmele gibi tekrarlamasında yarar var: Kimse herhangi bir çıkar sağlamadı. Başlarda söylediğim gibi: aksine.
Siyasete bulaşmayan duygulu şair pozlarına bürünmeyi seven, vicdanlı-sağlam, sözünü sakınmayan insan imajını nasıl olduysa bir ara bir yerden aşırıp üstüne geçirmeyi becermiş, gerçekte bunlarla alâkası olmayan, kendini gaddar bir iktidarın hizmetine koşmuş tipik bir küçük taşra düzenbazı şahsiyet, nedense benimle uğraştığı bir yazısında, mealen şöyle demişti: “Bu adam da kendi mahallesine bir türlü yaranamıyor, o yüzden yaranmak için çırpınıyor.” Mevzu neydi, unuttum. Fakat buradaki salaklığa çok hayret etmiştim. “Kendi mahallesi” diye tarif ettiği dar çevrenin hiç değilse yarısı, geniş çevrenin dörtte üçü, bana bakınca ölesiye nefret ettiği “YAE’ci hain” gören birileriydi. Ve ben şimdiye kadar ne yaptıysam mahalleyle aramızın fena halde bozulmasını göze ala ala yapmıştım. Keşke bozulmasaydı, tabiî. Çoğunluğun -“bizim” çoğunluğun- hoşuna gidecek güzelleme filmleri ve ajitatif yazılarla mütemadiyen onaylanan bir kimse olmak, her konuda her şeyden eminmiş gibi atıp tutarak, resmî tarihle, milliyetçilikle, devlet sahipliğiyle dirsek teması içerisinde alkış garantili “stil ikonu” mertebesine yükselmek, zorunlu yüzleşmelerden kaçmak için yükseklerden herkese “sınıfsallık” talimatları yağdırmak belki fena olmazdı; kimbilir… Ama yeryüzü adaletini bir yerde görürken başka tarafa yürürsen neye yaradı o hayat!.. Görünüşte hassas şair, gerçekte iktidar yalakası artist olan eleştiricim, tavrımın gerisinde mahalleye yaranma çabasını arıyordu. “YAE’ci” liboşlukla suçlayan da, öbür taraftan çıkar sağlama hesabını arıyor. İnsanın ne yapıyorsa çıkar karşılığı yaptığını düşünmeyen birileri de var vallahi, biliyorum. Belirtmeye gerek yok ki, burada bendeniz sadece temsilî bir örneğim.
Var mı sağlanmış çıkar? Yok. Kaybedilmiş şeyler var mı? Çok. Soluk aldığında göğsü umutla şişen, ideallerinin güzelliğiyle başı dönen tek bir gencin bile seni kötü insan bellemesi, içinin kararması, hayata küsmen için sebeptir. Müşterisiz dükkânında ayağını altına almış oturduğu yerden etrafa kötülük saçan siyaset bezirgânlarıyla itişip kakışarak elde edilecek hayır yok, insanlık nâmına. Fakat gençlere böylesine acımasızca yalan söyleniyor oluşu fena. Buna kayıtsız kalınamaz.