Hayvanları Koruma Kanunu’nda yapılan değişiklik sonrası yaklaşık 1,5 yılda resmî rakamlara göre 149 bin 785 köpek katledildi. Gerçek rakamı ise bilmiyoruz. Kanun değişikliğinin yaşam hakkı savunucuları tarafından Katliam Yasası olarak anılmasının gerçek olduğu bütün çıplaklığıyla açığa çıkmış durumda. Bütün bu katliam yaygarası 2020’lerin başında “Sokakta başıboş köpek olmaz” söylemiyle başlamıştı.
Buradaki “başıboş” sözcüğü elbette özellikle seçilmişti. Köpeğin her daim bir vasiye ihtiyaç duyan aklın dışında bir canlı olduğunu imleyen bu sözcük aslında modern insanın zihnindeki en doğallaşmış ideolojilerden birine sesleniyordu. Doğa ve insan dışı tüm hayvanlar insan için var olan ve onun “aklının” hakimiyeti altında olması gereken varlıklardı. Türcülüğün, modernizmle gelişen bu en doğallaşmış biçiminde insan ve insan-dışı hayvan tamamen birbirine yabancı olarak kodlanmaktadır.
Daha sonra bu “başıboş” kavramı medya ve sosyal medya trolleri tarafından çok önemli bir başka kavramla tamamlandı: Terör. Artık “başıboş sokak köpeği terörü” söz konusuydu. Haberlerde ve sosyal medya iletilerinde bu sıkça kullanılmaya başlanacaktı. “Terör” kavramı iki amaca birden hizmet ediyordu: Bir yandan muktedir tarafından “terörist” olarak tanımlananların insandışılaştırılmasına, bir yandan ise terör gibi kavramlardan bihaber sokaklarda yaşayan köpeklerin kriminal birer canlı olarak sunulmasına.
Kentin bir parçası olarak sokakta yaşayan hayvanlar
İnsanlar hayvanlarla bin yıllardır beraber yaşıyor. Elbette bu ilişkinin her zaman eşit bir ilişki olduğunu iddia etmek abes ancak bugün sokakta yaşayan hayvanlar olarak tanımladığımız kedi ve köpeklerle binlerce yıllık bir geçmişimiz olduğunu biliyoruz. Hatta Bianet’te yakın zamanda çıkan bir habere göre insan ve köpeğin ortak tarihi sanılandan 5 bin yıl daha eskiye uzanıyor.[1]
Kentlerin ortaya çıkışıyla beraber sokakta yaşayan hayvanlarla olan ilişkimiz değişmeye başladı. Elbette bu zaman ve mekana göre farklılık gösteren bir değişim ancak Ayten Alkan’ın dediği gibi hayvanların kentten dışlanmasıyla, çeşitli insan kesimlerin kentten dışlanması aslında bir ve aynı sürecin parçası:
“Ayrıcalıklandırma ve ötekileştirme, şehrin kapitalist yönetimiyle bağlantı içinde çalışan mekanizmalardır. İnsan ötekilerle öteki olan kentsel hayvanlar arasında bir kesinti değil, devamlılık vardır.”[2]
Örneğin günümüzde toplumsal cinsiyet karşıtlığını en temel ideolojik dayanaklarından biri hâline getiren otoriter yönetimler dünyanın her yerinde transları yaşamın dışına itmeye çalışırken aynı zamanda kentin de dışına itmeye çalışıyor. O yüzden transların yaşadıkları bölgeler baskınlara uğruyor, çoğu zaman bizzat devlet eliyle veya devletin kolaylaştırmasıyla translar kentten dışlanmaya çalışılıyor. Bununla sırayla önce köpeklerin sonra kedilerin kentten dışlanmaya çalışılması arasında bir süreklilik olduğu açık. Kapitalist kentleşmenin tarihi, bize kentin merkezinde yer alabilecek bir takım “makul” insanlar olmasını dayatır. Kentin dışlarında gettolar oluşur, yoksullar, “sapkınlar”, “aykırılar” bu gettolara doğru itilir. Kentin merkezinde yer alabilecek yoksullar ancak “hizmet edebilecek” olan işçilerdir. Onların da elbette kentin merkezinde yaşaması tercih edilmez. Eğer önüne geçilemiyorsa bu sefer zenginler kendilerine kentin dışlarında bir takım hijyenik yaşam alanları kurmaya başlar, sonuç olarak kapitalizm her halükarda “karşılaşma”nın önüne geçmeye çalışacaktır.
Sokakların hayvanlardan arındırılmasında görev alan alt sınıflardan insanlar elbette vardır, toplamaları yapanlar hiçbir zaman zenginlerin kendisi olmadı ancak en temelde kentin bu yeniden dizaynı kapitalistler tarafından, kapitalistler için uygulamaya konulan bir sınıf projesidir.
Kentten yaban hayatına: Sürekli katliam
Sokakta yaşayan köpeklerin toplanması gerçekten rasyonel mi? Bugün “muhalif” belediyelerin dahi dillerine pelesenk ettikleri “sokakta köpek olmaz” sözü doğru mu?
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, bu sözü daha seçim öncesinde söylemiş ve köpekleri toplayacağını belirtmişti. Bu söylem üzerine inşa edilen katliam yasası yüzünden 1,5 yılda on binlerce köpek katledildi. ABB’ye ait Karataş Barınağı’nda 17 bin 790 köpeğin “doğal yollarla” öldüğü yazıyor. Bizzat kendi raporları bunu söylüyor, barınağın kapıları ise halka kapatıldı.
Şimdi Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner de “sokakta köpek olmaz” korosuna katılmış, kendisini eleştirenleri “algı operasyonu” yapmakla suçluyor. Ne kadar tanıdık bir dil değil mi? Demek ki büyük küçük fark etmeksizin iktidar dili böyle bir şey.
Sokakta köpek hep oldu. Tersine zaten yaban hayatını yok ederek kurulan kentlerde köpekleri toplamak demek tehlikeyi artırmak, toplanan mahalle köpeklerinin yerine mahalleye hiç de alışık olmayan yeni köpeklerin gelmesi, doğal olarak da kendilerini korumak için daha saldırgan olmaları anlamına gelir. O köpekleri de toplayıp öldüreceklerinden hiçbir şüphemiz olmasın.
Ancak mesele köpeklerle bitmiyor. Köpekler kent hayatı ile yaban hayatı arasında bir bariyer oluşturuyor. Yaşam alanları yeni yapılan yollarla, madencilik faaliyetleriyle yok edilen hayvanlar yiyecek ve su kaynaklarına ulaşabilmek için çözümü kentlere inmekte buluyor. Köpeklerin yok olduğu bir ortamda elbette kente inen hayvan sayısı da artıyor.
AKP grubunun son yasa teklifi buna da “çözümü” katliamda buluyor.
26 Mart’ta meclis komisyonunda kabul edilen “Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” yeni bir katliam yasası. Bu teklif yasalaşırsa konuma dışındaki yaban hayvanlarının avlanabilmesinin önü açılacak hatta Doğa ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü gerekli gördüğü takdirde avcıların yanına kolluk kuvvetleri de destek av gücü olarak görevlendirilebilecek.
Sokakta yaşayan hayvanların katledilmesine dönük yasayla, yaz aylarında ormanların madencilere peşkeş çekilmesini kolaylaştıran yasa ve şimdi yaban hayvanlarına dönük katliam tehdidi içeren yasa aynı yapbozun parçaları.
Sadece öldüremezsin değil, toplayamazsın ve hapsedemezsin de!
İktidardan muhalefete herkes sanki çok haklı bir argümanmış gibi “sokakta köpek olmaz” diyor. Hayvanları Koruma Kanunu değişmeden önce kanunun altıncı maddesi sokakta yaşayan hayvanların ancak tedavi ve kısırlaştırma için geçici olarak barınaklara alınabileceğini, tedavisi tamamlandıktan sonra ise yeniden yaşadığı yere geri bırakılmasını öngörüyordu.
Bu yüzden de katliam yasasına karşı sokaklara çıkan binlerce insan “Toplayamazsın, hapsedemezsin, öldüremezsin” diye bağırıyordu. Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner, partisinin yasadaki “öldürme” maddesine karşı çıktığını, dolayısıyla köpekleri toplamak gerektiğini, gerçek hayvanseverlerin zaten sokakta hayvan olmaması gerektiğini savunacağını söylüyor.
Bu tamamen yanlış. Sokakta yaşayan hayvanları toplamak, barınak adı altında masum gösterilmeye çalışılan toplama kamplarında hayvanların açlık, salgın hastalıklar, kötü muamele gibi pek çok sorunla karşılaşması demek. Dolayısıyla barınak demek zaten katliam demek.
Çoğu belediyesi yasayı hiçbir zaman uygulamayacağına söz veren Özgür Özel’in genel başkanı olduğu CHP tarafından yönetilen Ankara köpek katliamının neredeyse merkezi hâline geldi. Ankara’da ve en büyük ilçesi Çankaya’da sokakta köpek görmek artık neredeyse imkansız. Yıllardır aynı sokaklarda yaşayan ve mahalleli tarafından bakılan köpekler barınaklara kapatıldı.
Yine CHP tarafından yönetilen Mamak’taki barınakta katliamın en açık yüzünü yaşam hakkı savunucuları ortaya koydu.
Bu uygulamaların hepsini teşhir etmek bu yazının sınırlarını aşar ancak bunu yüzlerce gönüllü, yaşam hakkı savunucusu, hayvan kurtarıcısı zaten her gün yapıyor.
“Sokakta köpek olmaz” diye pompalanan propagandaya karşı çıkmak bu katliamların önüne geçmek için hayati önemde.
Sokakta elbette köpek olur. Belediyelerin yasanın değişmeden önceki hâlini uygulaması yani sokakta yaşayan hayvanları kısırlaştırıp, aşılatıp, yerinde yaşatması ortak yaşamı inşa etmek için önemli bir ilk adım. Ancak yeterli değil. Köpekleri, kedileri, kuşları, sokakta yaşayan tüm hayvanları kentin eşit bileşenleri olarak görmeye, kenti hepimizin ortak alanı olarak görmeye ve bu şekilde inşa etmeye mecburuz.
Yine Ayten Alkan’ın dediği gibi “evlerde, dükkânlarda, mağazalarda, mahallelerde, sokaklarda, ortak alanlarda (ya da bunlar arasında geçişli bir biçimde) çıkarsızca bakılan kediler ve köpekler ile onlara bakan ve onların hakları için örgütlü ya da örgütsüz olarak mücadele eden insanlar arasındaki ilişki, insandan-daha-fazla şehir hakkının tam olarak hayata geçtiği bir şehir tahayyülüne gidecek yolda bir kaldıraç olarak tasavvur edilebilir.”
Gerçek bir sosyal belediyecilik, sokakta yaşayan hayvanları da kapsayan kentin tüm bileşenleriyle müşterek olarak görüldüğü bir pratiği gerektirir. Elbette total bir hayvan özgürlüğü bambaşka bir tartışmanın, kapitalizmi aşan bir ufku da içeren devrimci bir dönüşümün konusu ancak her şeyi devrim sonrasına erteleyen apolitik bir tutumu benimsemeyeceksek bugünden hep beraber haykıralım:
Sokakta köpek olur, olmalıdır da!
[1] https://bianet.org/haber/insan-ve-kopegin-ortak-tarihi-sanilandan-daha-eski-cikti-318073
[2] Ayten Alkan, “Çok Canlı Şehir- Şehir Hakkını Yeniden Düşünmek”. https://aytenalkan.wordpress.com/2026/03/30/cok-canli-sehir-sehir-hakkini-yeniden-dusunmek/
