600 gün süren bu direniş nasıl başladı? İlk günden bugüne kadar yaşadığınız en önemli dönüm noktalarını, karşılaştığınız zorlukları ve bu mücadeleyi ayakta tutan etkenleri anlatır mısınız?
Sinem: Temel Conta’da çalışırken içerideki şartlar her zaman çok ağırdı. Yıllarca emek vermemize rağmen daima asgari ücretle çalıştırıldık ve alınterimizin karşılığını hiçbir zaman alamadık. Fabrikada havalandırma dahi yoktu; içeride çalışırken makinelerin bile bizden daha kıymetli olduğunu, insan yerine konmadığımızı her zaman hissederdik.
Aslında daha önce de sendikalaşma girişimlerimiz olmuştu. Ancak o dönemde işveren, sahip olduğu iki fabrikadan 21-23 kişilik bir grubu “entegre kısım” adı altında ayırıp iş kolumuzu petrokimya olarak göstermişti. İşyeri kâğıt üzerinde 23 kişilik göründüğü için de hiçbir sendika örgütlenmeye sıcak bakmıyor, uğraşmaya değmeyeceğini düşünüyordu. Daha sonra Petrol-İş Sendikası şubesiyle görüştüğümüzde bize destek olacaklarını ve sadece e-devlet üzerinden üye olmamızın yeterli olduğunu belirttiler.
İşveren sendikalaşma sürecini fark edince, bizler makinelerin başında çalışırken içeri girip en yaşlı arkadaşımızı hedef aldı ve hepimize “Allah topunuzun belasını versin, işe yaramaz işçiler!” diyerek hakaretler savurdu. Bu olay, aslında ne kadar doğru bir yolda olduğumuzu bize bir kez daha gösterdi ve o günden sonra sendikayla iletişimimizi daha da güçlendirdik. Sendika yetkilileri sürecin zorlu geçeceğini, önümüzde engeller bulunduğunu ve yetkiyi alsalar bile işverenin itiraz edeceğini bize önceden söylemişti. Nitekim işveren yetkiye itiraz etti ve içeride çalıştığımız o bir yıl boyunca bizi sürekli toplayıp hakaretler, tehditler ve baskılar savurmaya devam etti. Düşünün ki, 14 yıllık çalışma hayatım boyunca bir kez bile işe geç kalmamış, hiçbir zaman tutanak yememiş ve yıllık iznimi dahi istediğim tarihte kullanamamış bir işçiydim. Ancak sırf sendikaya üye olduğum için, o baskı ve mobbingin zirve yaptığı dönemde adıma iki kez tutanak tutuldu.
Yine sırf sendikaya üye olduğumuz için, içimizdeki 70 yaşındaki kalp hastası bir arkadaşımıza doktora gitmesi gerektiğinde izin verilmedi. Arkadaşımız kardiyolojiye sevk edildiğini gösterip izin istediğinde, yönetimden “Sendikaya üye olmadan önce düşüneceklerdi” şeklinde vicdansızca bir cevap geldi. Yemekhanemizde ısıtma sistemi dahi yoktu; Kemalpaşa’nın o dondurucu soğuğunda yıllarca ellerimiz titreye titreye buz gibi çorba içmek zorunda kaldık. Sıcak bir ortamda yemek yiyebilmek için bir ısıtıcı talep ettiğimizde ise, “Zaten yirmi dakika oturup kalkıyorsunuz, ne gerek var?” denilerek talebimiz reddedildi ve o yemekhaneye tek bir ısıtıcı bile takılmadı. İşin en ilginç yanı ise, yemek için yirmi dakika oturduğumuzu iddia edenlerin, işçilerin öğle arasında veya çay saatinde dinlenebileceği bir alan bile tahsis etmemiş olmasıydı. Dinlenme alanımız olmadığı için fabrikada üretim alanında oturmak zorunda kalıyor ve o kimyasal kokusunu gün boyu aralıksız soluyorduk.
Bizler Temel Conta fabrikasından çıkarak aslında adeta bir cehennemden kurtulduk. Greve çıktığımızda; örgütlenmekte ve o korku duvarını yıkmakta ne kadar geç kaldığımızı çok daha iyi anladık. Keşke bu cesareti yıllar önce gösterebilseydik de bunca zulme maruz kalmasaydık. Elbette grev süreci hiç kolay değildi, özellikle ekonomik şartlar bizi çok zorladı. Ancak Temel Conta’da döktüğümüz gözyaşlarını, yaşadığımız psikolojik baskıyı ve bize edilen eziyetleri çok iyi bildikleri için ailelerimiz bize her zaman destek oldu. Eşlerimiz bize, “Sakın arkanıza bakmayın, biz sonuna kadar sizin yanınızdayız” diyerek güç verdi. Kadınların çoğunlukta olduğu bir gruptuk ve çadırda nöbet tutmak her zaman kolay olmuyordu. Bazı arkadaşlarımızın eşleri duruma çok sıcak bakmasa bile, o kadınlar iki günlük yemeklerini önceden hazırlayıp yine de o çadıra geldiler ve direnişi asla bırakmadılar.
Biz o direniş çadırını adeta evimiz gibi benimsedik ve oraya evimizmiş gibi sahip çıktık. Yeri geldi evdeki tenceremizden yemeğimizi bölüp çadıra getirdik, arkadaşlarımızla paylaşıp yedik. Grev çadırımıza sonuna kadar sahip çıkarken kendimizi hep şu düşünceyle motive ettik: “Burada senin çocuğun veya benim çocuğum yok; biz büyük bir aileyiz. Eğer yüzümüz gülerse hepimizin çocuklarının yüzü gülecek, ağlarsak hepimizin çocukları ağlayacak. Bu yüzden sadece kendi çocuğumuzu değil, birbirimizin çocuğunu da düşünmek zorundayız.” Çadıra çıktığımız o ilk gün yaptığımız bu konuşmanın ardından; senin ya da benim değil, bizim çocuklarımızın geleceği için o çadırda büyük bir mücadele başlattık.
Bu 600 günlük süreçte işçiler olarak neler kazandınız, neler kaybettiniz? Ekonomik, sosyal ve psikolojik açıdan direniş size neler yaşattı? Ailelerinizin, diğer işçilerin, sendikaların ve toplumun desteğini nasıl değerlendirdiniz?
600 gün süren direnişimiz boyunca işçiler olarak elde ettiğimiz kazanımlar gerçekten saymakla bitmez. Kayıplarımıza gelince, aslında bizim çok büyük bir kaybımız olmadı. Bizler yaklaşık 17.000 TL olan asgari ücretle kapının önüne konulduk. Ben 14 yıllık bir çalışandım ve 18.000 TL maaş alıyordum; 20 yıllık bir çalışma arkadaşım ise 17.600 TL alıyordu. İşyerindeki kıdeminiz arttıkça işveren maaşınızı adeta asgari ücrete sabitliyordu. Bu yüzden bizim maddi anlamda hiçbir kaybımız olmadı; aksine kazançlarımız çok daha fazlaydı. Her şeyden önce, karşımızdaki işveren kendi sınıfının acımasız yüzünü çok net bir şekilde yansıttı ve biz de bu tutuma karşı kendimizi, emeğimizi çok iyi korumayı başardık.
Bu süreçte asıl büyük kayba uğrayan işveren oldu. Bizim alınterimiz ve emeklerimiz sayesinde Tesla, BMC ve Ford gibi dev firmalarla çalışıyordu. Ancak biz greve çıktıktan sonra bu firmalar birer birer geri çekilmeye başladı. Önce Tesla, ardından BMC anlaşmalarını sonlandırdı. En nihayetinde Ford’un bayrağı işverenin Torbalı’daki fabrikasının önünden indirildi ve Torbalı’daki Ford müşterisini de tamamen kaybetti. Düşündüğünüzde, işveren aslında milyonlarca lira zarar etti. Şayet bizimle masaya oturup anlaşmayı seçseydi bu kadar büyük bir zarara uğramayacaktı ve biz de içeri girip işimizin başında üretmeye devam edecektik.
Fakat o bizimle uzlaşmak yerine işi inada bindirmeyi ve bizi kapının önünde ezmeyi tercih etti. Zaten hiçbir utanma belirtisi göstermeden, “Onlar kim ki benden hak istiyorlar? Ben kadınlara boyun mu eğeceğim?” diyebilecek kadar kaba bir zihniyete sahipti. Maalesef bu kibirli yolu seçen bizzat kendisi oldu. Biz ise sonuna kadar en temel haklarımıza sahip çıktık. Günün sonunda biz sadece bir asgari ücret kaybettik; o ise milyonlarını ve en değerli müşterilerini kaybetti. Üstelik bu yolu biz değil, kendi kibriyle kendisi seçti.
Manevi kazanımlarımız ise paha biçilemezdi. Her şeyden evvel, çocuklarımıza aydınlık bir gelecek sunmanın hangi zorlu yollardan geçtiğini çok iyi öğrendik. Bundan sonra gideceğimiz her fabrikada da işçi kardeşlerimize bu deneyimi anlatacağız. Şunu çok iyi anladık ki, haklarımız için mücadele etmeden çocuklarımızın yarınları hakkında konuşmaya hakkımız yok. İşverenler bizi o meşhur “aynı gemiden” atalı çok oldu. Artık onlarla aynı gemide falan değiliz. Eğer o gemiye tekrar binmek istiyorsak, hakkımız olanı almak için sonuna kadar savaşmak zorundayız.
Direnişi sonlandırma kararını neden aldınız ve bu mücadeleden geriye ne kaldı? Bugün geriye dönüp baktığınızda bu mücadeleyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Benzer koşullarda hak mücadelesi veren işçilere vermek istediğiniz en önemli mesaj nedir?
Biz mücadelemizi bitirmedik; sadece onu çok daha farklı bir aşamaya taşıdık. Dile kolay, tam 595 gün boyunca o fabrikanın kapısında patrona karşı dimdik durduk, omuz omuza savaştık ve direndik. Ancak 595 günün sonunda, çalışma arkadaşlarımla birlikte bu mücadelenin artık başka bir boyuta evrilmesi gerektiğine karar verdik.
Aslında o kapının önünde beklerken biz hedeflediğimiz ve istediğimiz birçok şeyi zaten aldık; çünkü patron herkesi parasıyla satın alamayacağını ve dilediği gibi ezemeyeceğini yaşayarak çok iyi öğrendi. İşçi arkadaşlarımıza grev kırıcılığı yapmaları için teklif ettiği paralar adeta kendi yüzüne çarpıldı. Bizler direnişimiz boyunca emeğimizin ne kadar kıymetli olduğunu savunduk ve nitekim müşterilerinin teker teker çekilmesiyle bu değeri ona fiilen de göstermiş olduk. Sırf bizim yerimize çalışıp grev kırıcılığı yapsınlar diye işe aldığı kişilerin hiçbiri işimizi layıkıyla yapamadı ve orada harcadığımız emeğin yerini dolduramadı. Kısacası patron, emeğimizin gerçek değerini o 595 gün içerisinde çok net bir biçimde gördü ve öğrendi. Bize karşı bu kadar inatlaşmasının temel sebebi de aslında gerçeklerle yüzleşmenin ona çok ağır gelmesiydi; günün sonunda en ağır bedeli ödeyen yine patronun bizzat kendisi oldu.
Bizi asıl üzen, öfkelendiren ve mücadeleden asla vazgeçmediğimizi ısrarla haykırmamıza neden olan şey ise bu ülkede sendikal hakların artık yalnızca kâğıt üzerinde kalmış olmasıdır. Geçmişte ağır bedeller ödenerek, büyük kavgalar verilerek, hatta canlar ortaya konularak kazanılmış ve bize miras bırakılmış olan o sendikal haklarımız maalesef bugün bitip tükenmiş durumdadır. Temel Conta işçileri olarak 595 gün boyunca direnmemizin altındaki asıl sebep de tam olarak budur. Bizler her fırsatta üstüne basa basa; bu ülkede sendika hakkının, grev hakkının ve hatta işçiliğin kalmadığını, sadece acımasız bir patron düzeninin ve köleliğin hüküm sürdüğünü dile getirdik.
İşte bu yüzden bugün de mücadelemiz bitmiş değil; patron hak ettiği cezayı alana kadar da devam edecek. Grev kırıcılığının mutlaka yasal bir cezası olması gerektiği inancıyla konuyu sendika avukatımızla birlikte Anayasa Mahkemesi’ne taşıdık ve davamız halen orada görülmeye devam ediyor. Eğer bu dava Anayasa Mahkemesi’nden olumlu geçerse, Temel Conta işçilerinin başlattığı bu direniş sayesinde bundan böyle grev kıran tüm patronlar ceza alacak. Sadece bu gelişme bile bizim için atılmış çok büyük ve kıymetli bir adımdır. Bundan sonra da hem sendika hakkımız hem de grev hakkımız için yeniden mücadele etmek zorundayız ve daima bu direnişlerin tam merkezinde yer almak istiyoruz.
Evet, Temel Conta’daki grevimiz 595 gün sürdü ve yeterince devam etti ancak karşımızdaki düşman sadece Temel Conta yönetimi değildir. Bu ülkedeki patronların tamamı ne yazık ki işçi düşmanı bir zihniyete sahiptir; tamamen bizim emeğimiz üzerinden bir yerlere gelirken bizi yok sayıp acımasızca eziyorlar. Bu sebeple artık toplu ve örgütlü bir mücadele şarttır. Bizler yeniden mücadele alanlarında, mahkeme salonlarında ve adliye koridorlarında olmaya devam edeceğiz. Kısacası mücadele bitmedi, aksine daha da büyüyerek devam edecek.
Son olarak, benzer koşullar altında mücadele veren işçi kardeşlerimize söylemek istediğimiz tek bir şey var: Birleşmekten başka hiçbir şansımız yok! İçinde bulunduğumuz şehirler, iller, ilçeler veya çalıştığımız fabrikaların isimleri elbette farklılık gösterebilir. Zaten bizi birbirimizden koparıp yalnızlaştıran temel etkenlerden biri de tam olarak bu ayrımlardır. Karşımızdaki sorun sadece Temel Conta patronu, Submet patronu ya da Digel patronu değildir; asıl mesele doğrudan patronların kendisidir. Bugün aynı hak mücadelesi bir yerde 15, başka bir yerde 20, diğer bir yerde ise 40 kişiyle ayrı ayrı verilmeye devam ediyor.
Bizim en başından beri vurguladığımız gibi, “Yaşasın sınıf dayanışması!” ifadesi kesinlikle sadece dillerde dolaşan, içi boş bir slogan olarak kalmamalıdır. Ortak bir mücadele çatısı altında birleştiğimizde çok daha güçlü olacağımız su götürmez bir gerçektir. Bence artık bundan sonra yapılması gereken en önemli şey, bir araya gelmenin yollarını ve yöntemlerini aramaktır. Dağınık ve birbirinden kopuk mücadeleler yerine topyekûn bir direniş sergilemek, hepimiz için yegâne çıkış yolu olarak görünmektedir. Tüm işçilere vereceğimiz tek ve en net mesaj da budur.