Ortadoğu’da küresel hegemonya mücadelesinin parçası olarak bölgesel ittifaklar

Türkiye Mekke ittifakından çıkmalıdır, savaşa hayır

Körfez Savaşı’nın sonuçları büyük oranda tedarik zinciri krizleri, petrol ve petrol ürünlerinin artan fiyatlarına odaklanan ekonomik sonuçları ile haberlere yansıyor. Bu bağlamda, örneğin Yemen’deki iç savaş ve bölge ülkelerinin bu savaşın tarafları olması, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım, Lübnan ve Suriye’de gerçekleştirdiği işgaller ve saldırılar büyük ölçüde arka planda kalıyor. 

Oysa, tekil sorunlar gibi görünen tüm bu gelişmeler, Trump’ın ikinci başkanlık dönemi ile giderek tırmanan, ABD’nin küresel hegemonya mücadelesinin bir parçasını oluşturuyor. Amerikan egemen sınıfı, son yıllarda hızla aşınan Amerikan hegemonyası karşısında yükselen ve gerek askeri bağlamda gerekse ekonomik olarak hızla güçlenen Çin’i küresel hegemonyasına karşı stratejik bir rakip olarak görüyor. Ancak Çin, henüz Amerikan hegemonyasını tümüyle sarsacak düzeyde küresel bir güç haline gelmedi; kendisine büyük ölçüde Asya-Pasifik bölgesiyle sınırlı kalan bir nüfuz alanı oluşturdu. ABD’nin yeni stratejisi, Çin’i kendi coğrafyasındaki bu nüfuz alanına sıkıştırmak ve dünyanın geri kalan coğrafyalarındaki Çin girişimlerini püskürterek, Amerikan hegemonyasını tahkim etmek üzerine şekilleniyor. 

Trump’ın Amerikan egemen sınıfının çıkarları doğrultusunda attığı bu adımlarla, Ortadoğu’da İran’a yönelik saldırılar ve geliştirilen jeopolitik projeler arasında doğrudan bir bağlantı var. ABD, bu büyük stratejisi doğrultusunda arka bahçesinde kendisine köstek olacak meseleleri çözerek, tüm gücüyle Çin ile olan rekabetine odaklanmak istiyor. Nitekim, Suriye’deki Esad rejiminin yıkılması ve bu ülkedeki İran’ın nüfuzunun sona erdirilmesi; İran’ın askeri gücünün kırılması ve bölgedeki vekil güçleriyle birlikte oluşturmuş olduğu nüfuz alanlarının zayıflatılması veya tamamen kaldırılması konusunda atılan adımlar; bölgede yeni tedarik rotalarının oluşturma projeleri, yeni ittifaklar inşa edilmesi de yine söz konusu bu büyük stratejinin bir parçası. ABD açısından, bölgedeki petrol ve petrol ürünleri üzerinde hakimiyet kurmanın yanı sıra, Hürmüz ve Babülmendep gibi boğazlar üzerinde kontrol, Asya’nın enerji tedarik akışlarını yönetme mekanizması olarak önemli. Bu çerçevede, Ortadoğu Amerikan egemen sınıfının çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn ediliyor.

Ortadoğu’nun ittifak düzeni, ABD-İsrail’in İran’a saldırılarıyla kalıcı biçimde kırıldı. Günümüzde bölgede ‘ABD şemsiyesi’ altında tek bir kümelenmeden ziyade, birbiriyle kesişen, hatta örtüşen ve geçici nitelikli birden fazla ittifak söz konusu. Bu doğrultuda Körfez güvenlik mimarisi çeşitleniyor. Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan Mekke Ortak Savunma Antlaşması çerçevesinde bir araya gelirken, bir yandan da 30 Temmuz’da Suudi Arabistan öncülüğünde, aralarında Türkiye’nin de olduğu 14 ülke, Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı’nı (Kızıldeniz İttifakı) kurdu. Bu iki ittifak da ABD’yi karşısına almamakla birlikte, ABD’ye rağmen güvenlik arayışının sonucu oluştu.

Bu görece yeni kurulan ittifaklar, bölgede kurulan ilk ittifaklar değil. Trump’ın ilk dönem başkanlığı sırasında, ABD arabuluculuğunda İsrail ile çeşitli ülkeler arasında “diplomatik ilişkileri normalleştirmek” amacıyla imzalanan İbrahim Antlaşmaları (Abraham Accords), bölgede İsrail ekseni etrafında bir güç çemberi oluşturmayı hedefliyor. Bugüne kadar bu antlaşmaları imzalayan ülkeler arasında Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas, Sudan, Kazakistan gibi ülkeler yer alıyor. Antlaşma, merkezi aktörü olan İsrail’in Arap dünyasına entegrasyonunu öncelerken, öte yandan Filistin meselesini ise ikinci plana itiyor. 

Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye tarafından 7 Ağustos’ta açıklanan Mekke Ortak Savunma Antlaşması ise “kolektif savunma, caydırıcılık, savunma sanayi entegrasyonu ve askeri koordinasyon” gibi, daha ziyade askeri düzeyde hedeflere sahip. Söz konusu bu iki ittifakta, bölgenin güçlü aktörlerinden Mısır’ın yer almıyor olması dikkat çekiyor. Mısır Mekke Antlaşması’na daha yakın bir tutum içinde, ancak ABD ile ilişkisini bozmak istemediği görülüyor. 

Mekke Antlaşması, Türkiye açısından ne tür riskler veya avantajlar sağlıyor diye baktığımızda ilk akla gelen, Suudi Arabistan açısından ne tür faydalar sağlıyor sorusu oluyor. Riyad bu antlaşmayla ABD’nin yerine Türkiye ve Pakistan’ı konumlandırmıyor; bu ittifak ABD’ye karşı pazarlık gücünü artırırken; aynı zamanda Türkiye’nin silah sistemleri ve Pakistan’ın nükleer silah şemsiyesi altında görece daha güvenli olmasına katkıda bulunuyor.

Öte yandan, Türkiye açısından da hem avantajlar hem de riskler söz konusu. Türkiye’nin uzun menzilli savunma füzeleri henüz yeterli düzeyde gelişmiş değil; dolayısıyla savunma bağlamında Suudilere ancak orta ve kısa mesafeli koruma sağlayabilecek durumda. Yani, alan savunmasından ziyade noktasal katkı sunabilir. Öte yandan, antlaşmada yer alan “kolektif savunma” maddesi, Suudi-Husi veya Suudi-İran arasındaki bir çatışmada Türkiye’nin kontrol edemeyeceği bir tırmanma zincirine yol açabilir. İran’ın bu antlaşmadan kaynaklanacak bir nedenle Türkiye’ye, NATO’nun 5’inci maddesi nedeniyle doğrudan bir saldırı düzenlemesi pek olası görünmese de Irak ve Yemen’deki vekil güçlerinin hedefi haline gelebilir.

Bir başka önemli konu da hükümetin Mekke Antlaşması’nı Meclis’te oylanması için hala sunmamış olması. Yani, yasal olarak antlaşma yürürlüğe girmediği için Türkiye de henüz antlaşmanın tarafı değil. Öte yandan antlaşmanın tüm maddeleri de kamuoyuna açıklanmadı. Dolayısıyla, bu durumda, hükümetin antlaşma hükümleri gereğince Suudi Arabistan’daki bir saldırıya müdahale etmesi mümkün değil.

son yazıları

ABD’de oligarşi iktidarına karşı direniş yükseliyor
Amerika’da yeni oligarşik düzen
(Dosya) ABD seçimleri: 'Trump’ın dünyasına hoş geldiniz!'

ilginizi çekebilir

1125953_115d67
Saldırıları sınıf dayanışması, grev durduracak
259715b3-a313-491e-b639-ea11dc1d976e-EPA-Images---Zack-Polanski---UK---Green-Party---05102026
Zack Polanski, siyonizmin ırkçılık olduğu önergesinde geri adım atmamalı, aksine direnmeli
images (1)
Faturayı ödemeyeceğiz!