Bu manzara pek çoğumuza Pasolini’nin ‘Salo ya da Sodom’un 120 Günü’ filmini çağrıştırdı ama filmin senaryosu Marquis de Sade’ın kitabına dayanıyordu yani asıl bakmamız gereken yer orası.
Marquis de Sade, 18. yüzyılda yaşamış bir aristokrat ve yazardı. Yazılarının büyük bir kısmı, varlıklı soylulardan oluşan ve temelde ahlakın gereksiz olduğunu, otoritenin, geçersiz olduğunu ve insanların (soylular) tutkularının, özellikle de şehvetlerinin, sonuna kadar peşinden koşmaları gerektiğini savunan bir felsefeyle yaşayan Özgürlükçüler (Libertinler) grubu fikri etrafında yoğunlaşmıştı.
Sadizm sözcüğü O’nun adından geliyor. Fransız Devrimi’nden kısa süre önce, 1785 yılında Bastille’de hapsedildiği sırada, De Sade, ‘Sodom’un 120 Günü’nü yazmaya başladı. Bu roman, dört ahlaksız erkeğin birkaç genç erkek ve kızı satın alıp veya kaçırıp Bavyera kırsalındaki tenha bir kaleye götürmesini ve orada bu gençlere psikolojik istismar, tecavüz, fiziksel işkence yapmalarını ve sonunda öldürmelerini konu alıyor.
Pierre Paolo Pasolini bu romanı filme uyarlarken, De Sade’ın, bu sapkınlıkları bir ‘özgürlük’ ütopyası olarak görmesinin aksine, faşizmin özünde yer alan, iktidarın beden üzerindeki tahakkümünü göstermeyi amaçlamıştı. Romanda Bavyera’da geçen öykü, filmde Mussolini faşizminin hüküm sürdüğü Salo adlı, Nazi Almanya’sının kukla devletinde geçer. Romandaki dört ahlaksız erkek asker, papaz, siyasetçi ve tüccardır. Sahip oldukları gücü, alt sınıflardan genç kadın ve erkeklere psikolojik ve fiziksel olarak hükmetmek için kullanırlar.
Epstein Adası’nda olan da budur: güç sahiplerinin, kendilerini mutlak özgür ve ölümsüz hissetmek için, alt sınıflardan olanları sömürdükleri sınıf savaşının özündeki ayrıcalık dugusu ve nefreti çıplak hale getirip, onların çocuklarına tecavüz ederek ve öldürerek tatmin oldukları bir cehennem…
Faşizmin kitle psikolojisi
Wilhelm Reich, Faşizmin Kitle Psikolojisi adlı eserinde, faşizmi yalnızca bir siyasi hareket olarak değil, aynı zamanda bireylerin bastırılmış cinselliklerinin ve otoriteye boyun eğme eğilimlerinin bir dışavurumu olarak yorumladı. Faşist rejimlerde bu bastırma, toplumsal kontrolün bir aracı haline gelir.
Psikososyal kuramlar otoriterlik, bastırılmış cinsellik ve sapkınlık arasında dolaylı bağlar kuruyor.
‘Salo ya da Sodom’un 120 Günü’ gibi sinema yapıtlarıysa, bu kuramsal imgeleri dramatize ederek faşizmi hem siyasi hem de bedensel bir tahakküm biçimi olarak resmediyor.
Epstein olayı gibi, özellikle çocuk ve kadınlara yönelik sistematik cinsel istismar yapılarını sapıklık olarak tanımlamak, sorunun arkasındaki, iktidar – tahakküm ilişkisini gözden kaçırır. Kapitalizmde hükmetme zihniyeti sadece servetin yağmalanarak, küçük bir azınlığın elinde toplanmasını hak görmekle kalmaz, hiyerarşinin altındakileri harcanabilir emekçi, asker, anne ve arzu nesneleri olarak metalaştırır. Sermaye birikimi, yoksullaştırılmış bedenler üzerinde cezasızlığın birikimine dönüşür.
Patriyarkal arzu örgütlenmesi sadece Epstein ve çevresi gibi, dünyanın tepesindekilerle sınırlı değil, Anadolu’nun ücra bir ilçesinde de karşımıza çıkabiliyor. İlçenin ileri gelenlerinin -kaymakam, komutan, tüccar vb- bir ya da birkaç kız, bazen de erkek çocuğuna tecavüz etmek için örgütlenebildiği olayları duymuşuzdur. Her erkeğin aslında, fırsat kollayan birer pedofil olduğunu düşünemeyiz ama bazı erkekler fırsat bulduklarında, gizlice ve diğerleriyle işbirliği içinde, bulundıkları yeri bir, faşist ‘Salo Cumhuriyeti’ne çevirebiliyor. Bu yüzden, patriyarkayla mücadele aynı zamanda, faşizan zihniyetle de mücadeledir.
