İktidar sözcüleri her fırsatta “bağımsız yargıya güvenmek gerek” diye başlıyorlar söze. Bakanların, cumhurbaşkanlarının “yargı bağımsızdır” diye neredeyse yırtınmaları yargının bağımsız olmaktan çok uzak uzak olmasından kaynaklanıyor. Yargı alanında görülmemiş bir bağımlılık ilişkisi hüküm sürüyor. Bu bağımlılık ilişkisinin dışında kalan hukukçular ve yargı kurumları en azından anayasal kurallara uyalım deseler de sözlerini dinletemiyorlar. Örneğin AYM kritik hiçbir konuda aldığı kararı uygulatamıyor. Kavala, Demirtaş, Can Atalay kararları akla gelen ilk örnekler. Mevcut rejimi karakterize eden unsur, yargı eliyle inşa edilen bir korku siyaseti. İmamoğlu’nun 31 sene önce aldığı diplomanın hukuki yanını tartışmaya açmak, ancak bu korku siyasetiyle anlaşılabilir. Bu, hukuku otokratik bir rejimi inşa etmek için kullanmanın en utanmaz örneklerinden birisi.
İlk hukuksuzluk değil ama en ölümcülü
Yine İmamoğlu’nun muhatap olduğu bir hukuksuzluk örneği de 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde AKP adayına 11 bin oy fark atmasına rağmen, bir dizi hukuksal gerekçe öne sürülerek seçimin tekrarlanmasıydı. Sandık kurulu başkanlarının memur olmaması bir gerekçeydi, terörle iltisaklı olmaları bir başka iddiaydı. Karşımızda “demokrasinin gerilemesi” olarak adlandırılandan daha derin bir sorun var.
Demokrasinin gerilemesi, yargı bağımsızlığının zayıflamasını, seçimlerin adil olmamasını, özgürlüklerin baskı altına alınmasını, güçler ayrılığının ve dengesinin yürütme lehine bozulmasını ve hukuka güvenilirliğin zayıflamasını kapsayan bir süreç. Türkiye’de Türk usulü başkanlık rejimi, bu süreçlerin bazılarının çoktan aşıldığı bir evreye ulaştı. Yargı bağımsızlığı zayıflamadı örneğin, zaten bağımsız olduğu söylenemeyecek yargı alanındaki özgürlükler de yok oldu. Osman Kavala’nın beraat etmesine rağmen serbest bırakılmaması ve casusluk suçundan daha cezaevinden çıkmadan tutuklanması da buna bir örnektir. Bir başka örnek de Demirtaş’ın itirazından sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2018’de Demirtaş’ın serbest bırakılması gerektiğine hükmetmiş olmasının dikkate alınmamasıdır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu karar hakkında “Bizi bağlamaz. Karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz” demişti. Ve yargı karşı hamlesini yaparak “işi bitirdi.”
Yargı bağımsızlığı mı?
Yargı “bağımsızlığının” tabutuna son çivilerden birisi böylece çakıldı. İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarının tutuklanması, öncesinde İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, Şişli Belediye Başkanı’nın yerine kayyım atanması, kayyımın ilk iş halka yemek dağıtan kent lokantalarını kapatması yargının -haydi siyasetten bağımsız demeyelim ama- hukuk kurallarına nispeten uyduğu koşulların tabutuna son çivinin çakıldığını, hatta bu tabutun toprağa gömüldüğünü gösteriyor.
Bu gelişmeler 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ivmelendi. Darbecilere karşı ilan edilen OHAL kurumsallaştı. Türk usulü başkanlık rejimi, OHAL’in siyasal ifadesi oldu. Otokratik bir rejimin adımları ışık hızıyla atıldı. KHK’lar, tasfiyeler, tutuklamalar, gözaltılar, basına atılan neşter, yargıda atamalar, tek bir kişiye verilen aşırı yetkiler ve bu yetkilerin denetime kapalı olması OHAL uygulamalarının süreklileştirilmesi anlamına geldi.
Kayyım politikaları, şirketlere iktidarın gönlünce el koyması, yüzde 13 oy alan partinin en sevilen, en çok destek alan temsilcisinin tutuklanması OHAL rejiminin yargı-basın eliyle inşa edilmesinin virajlarıdır. İmamoğlu’na yönelik yargısal gasp OHAL döneminin kurumsallaşması için atılan en büyük adım oldu. Milyonlarca insanın fark ettiği gerçek budur. İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından yaşanan gelişmelerin bir halk isyanı şeklini almasının nedeni, rejimin aldığı virajın tehlikelerinin milyonlarca insan tarafından görülmesidir.
Tüm tuşlara aynı anda basmak
HDK soruşturması, Gezi, Kent Uzlaşısı soruşturması, medya soruşturması derken sıranın İmamoğlu’na ve CHP’ye kayyım atanmasının dillendirilmesine kadar gelmesi iktidarın hukuksal bir nobranlıkla otokratik bir rejim inşa ettiğini göstermiyor sadece. Bu aynı zamanda iktidarın elinde halk desteğini geri kazanabilecek hiçbir aracın kalmadığını da gösteriyor. Erdoğan, İmamoğlu’na kaybedeceğinden o kadar emin ki yargının ipin ucunun kaçırıldığı çok açık olan hamleleri dışında bir oyun planına sahip değil. Olsaydı bu kadar bariz bir yargı gaspı gerçekleştirmezlerdi.
Önce Kent Uzlaşısı, yani Dem Parti adaylarının CHP ile anlaşarak İstanbul ve batıda çeşitli illerde belediyelerde yönetime girmesi bir suç gibi soruşturulmaları başlandı. Ardından HDK soruşturmaları geldi. Hala yasal bir zemin olarak varlığını sürdüren HDK bir terör yapılanmasına bağlanıp yıllar önce ve hangi etkinliğine katıldığını hatırlamayan insanlara ceza verildi ve terör suçlaması yapıldı. Sonunda bu adımların neden atıldığı anlaşıldı; diğer soruşturmalar gerçekten de İmamoğlu soruşturmasına malzeme sağlamak ve Ekrem İmamoğlu’na terörden suçlama yöneltmek için atılmış. Bu göstere göstere atılan adımları herkes gördü.
Milyonlarca insan Erdoğan’ın yenildiğini fark ettiğini kesin bir şekilde kavradı. Bu, siyaseten yenilen bir otoriter iktidarın hukuken bu yenilgiden kurtulma girişimi olarak kodlandı ve milyonlar harekete geçti.
Tüm ezilenler ayakta
Bu girişim iki nedenle mağlup oldu. Öncelikle iktidar İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne çökmek istiyordu. Çökemedi. Saraçhane’de toplanan yüz binlerce insan AKP’lilerin yağma yapar gibi belediyeye girmesine izin vermedi, İmamoğlu’nun yerine bir kayyım atanamadı. Ama elbette bu çılgın adımın da ileride atılabileceğini akılda tutmalı herkes.
İkincisi ise İmamoğlu için yapılan ön seçimde CHP’nin 1 milyon 600 bin üyesi oy kullanmışken, yaklaşık 14 milyon kişinin İmamoğlu için dayanışma oyu kullanmış olmasıdır.
Erdoğan ve yargı bürokrasisi, bu iki nedenle yenilmiştir. Bu yenilginin nedeni, sokağa çıkan kitlelerdir. Bu yenilginin nedeni, sokağa çıkan gençler, kadınlardır. Şimdi iktidarın bu yenilgisini kalıcı bir siyasal zafere çevirmek zorundayız. Bunun için eski bir slogana geri dönmekte fayda var: “Pisliği mücadele temizler!