2015 yılında dünya yeni bir döneme girdi. Kapitalizmin giderek ağırlaşan krizinin etkisiyle aşırı sağcı / faşist eğilimler güçlenmeye başladı, birçok ülkede otoriter yönetimler işbaşına geldi. Bu eğilim ve iktidarların neredeyse tümünün odağında “gelenekesel” olarak bilinen cis-heteronormatif aile vardı. Koro halinde toplumun temel yapı taşı olduğu iddia edilen ailenin çökmekte olduğu anlatılıyor, kadın hakları için mücadele edenler, feministler ve en çok da LGBTİ+’lar yaradılışa aykırı davranmakla, dolayısıyla da toplumun temeline kibrit suyu dökmekle suçlanıyordu. Bu durum aradan geçen 10 yılda aynen devam ediyor.
Kapitalist egemen sınıf açısından bunun haklı nedenleri olduğu söylenebilir. Gerçekten de bütün dünyada evlilik oranları düşüyor, boşanmalar artıyor ve çocuk sayısı azalıyor. “Geleneksel” aile sadece kapitalizmin ihtiyacı olan yeni işçi ve asker ihtiyacını karşılamakla kalmıyor, aynı zamanda ezme ve ezilme ilişkilerini her gün yeniden üreterek çocukları gelecekteki hayata hazırlıyor. Öyle ya, baba otoritesinin “norm” olarak benimseyen bir çocuk, büyüdüğünde baba otoritesi yerine devlet otoritesinin geçmesini neden kabul etmesin ki? Devlet de bir “baba” değil mi sonuçta?
Bunların yanı sıra, derinleşen ekonomik krizin etkisiyle giderek öfkelenmeye başlayan işçilerin dikkatini içinde bulundukları kötü durumun gerçek müsebbibi olan sisteme değil de başka bir yere yönlendirmek de egemenler için bir zorunluluk. Otoriter ve faşist iktidarlar her zaman bu yöntemi uygulamış, toplumun en savunmasız ve kırılgan kesimlerini nefret objesine dönüştürerek hedef tahtasına oturtmuştur. Tarih boyunca Yahudiler, engelliler, dinsel ve ulusal azınlıklar ve LGBTİ+lar buna maruz kalmıştı; son on yıllarda feministlerin ve LGBTİ+’ların verdiği eşitlik ve özgürlük mücadelesinin oluşturduğu yeni koşullar altında, bu iki grup hedef tahtasının yeni merkezini oluşturdu. ABD’den Rusya’ya, Türkiye’den Nijerya’ya ve dünyanın her yerindeki çok sayıda ülkede feministler ve LGBTİ+’lar ağır bir saldırı altında bulunuyor.
İşçi sınıfı mücadelesi ile feminist/LGBTİ+ mücadelesi arasındaki bu organik ilişki, ne yazık ki kendisine “devrimci”, “Marksist” vb. sıfatlar yakıştıran birçok örgüt ve grup tarafından yeteri kadar anlaşılamıyor. Toplumsal cinsiyet kavramının ne olduğundan tamamen bihaber olan bazı milliyetçi solcular – evet, ne kadar çelişkili bir ifade, değil mi? – özellikle LGBTİ+ mücadelesini – sihirli kelime olan – emperyalizm tarafından “bozmak”, “yozlaştırmak” için topluma dayatılan bir kötülük olduğunu düşünüyor. Öyle ya, insanlar erkek ve kadın olmak üzere iki cinsiyetten oluşur, erkekler kadınlara, kadınlar erkeklere romantik ve cinsel yakınlık hisseder, bunun dışındaki cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimler sapkınlıktır, yozlaşmadır ve evet, emperyalizmin, dış mihrakların oyunudur. Yoksa bizde öyle şeyler olmaz!
Oysa bunun doğru olmadığını biliyoruz. Cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim çeşitliliği insanlık tarihi kadar eskidir, her çağda ve her toplumda LGBTİ+’lar vardı ve bundan sonra da olacak, çünkü bu insanlığın “doğasının” bir parçası. Zaten günümüzde başta Dünya Sağlık Örgütü olmak üzere dünyanın kabul edilmiş tıp otoritelerinin LGBTİ+ varoluşunun bir hastalık olmadığını ilan etmesinin üzerinden de epey zaman geçti. DSÖ’nün belirlediği norm ve standartları olduğu gibi kabul eden devletlerin LGBTİ+ konusunda ayak sürümeleri, ancak siyasi kaygılarla açıklanabilir.
Geçtiğimiz hafta Devrimci İşçi Partisi (DİP) Genel Başkanı Sungur Savran’ın bir X gönderisine denk geldim. Savran, gönderisinde partisinin on yıl önce 2016’da bir Olağanüstü Kongre’de bir Üçüncü Dünya Savaşı tehlikesinin altını çizerken, “postmodernlerin melekleri sayar gibi toplumsal cinsiyetleri saydığını” yazıyordu. Yani partisi emperyalizm tehdidini dikkate alırken, “postmodernlerin” toplumsal cinsiyetler gibi boş işlerle uğraşıyordu! Bu söz konusu “postmodernler” kim mi? LGBTİ+ hak savunucuları, feministler, toplumsal cinsiyeti sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir bileşeni olarak gören sosyalistler.
Dünyanın kapitalist / emperyalist devletlerinin tümünün LGBTİ+’ları ve feministleri hedef tahtasına koyduğu bir dünyada, devrimci olduğunu iddia eden bir partinin bunlara gözünü kapamasını açıklamak çok zor, ancak bu bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Yine aynı partinin teorik yayın organı “Devrimci Marksizm”de yayımlanan “Postmodernizmin şahikası: Beyana dayalı cinsiyet eleştirisi” başlıklı bir makalede, LGBTİ+ mücadelesinin önemli taleplerinden biri olan beyana dayalı cinsiyet hakkını ağır bir şekilde eleştirerek Trump, Putin ve Erdoğan’ın (ve elbette başkalarının) yanında saf tutmuş oluyor.
Marksizm, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim körü değildir. Zaten olamaz da, çünkü işçi sınıfı heteroseksüel cis erkeklerden oluşan bir sınıf değildir, içinde cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim yelpazesinin her rengini barındırır, LGBTİ+’dır, kadındır, farklı ulusal ve dinsel kimliklere sahiptir! Bunun pratikteki yansıması nedir? Örneğin 100 işçinin çalıştığı bir fabrikada işçiler arasında kadın-erkek, LGBTİ+ – heteroseksüel bölünmesi yaşanıyorsa, ulusal ve dinsel temelde bölünme yaşanıyorsa, bu fabrikada patrona karşı ciddi ve kazandırıcı bir mücadele verilmesi çok zordur. “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” şiarıyla yola çıkanların, işçiler arasındaki bölünmüşlük halinin ortadan kaldırılmasına çaba harcaması gerekmez mi?
Sungur Savran bu konuları bilmeyen biri değildir. Bundan altı yıl önce bir etkinlikte aralarında benim de bulunduğum LGBTİ+ ebeveynlerinin deneyimlerini dinledikten sonra ne kadar etkilendiğini bizzat bana söylemişti. Ancak emek mücadelesi ile LGBTİ+ varoluşu arasındaki ilişkiyi kuramamış olacak ki, bugün kapitalist egemenlerin LGBTİ+’lara yönelik nefret politikalarıyla aynı düzlemde bulunmakta beis görmüyor. Marksizm adına da, vicdan adına da üzücü bir durum!
Üçüncü Dünya Savaşı mı? O savaş LGBTİ+’lara çoktan açıldı zaten, Sungur Bey! Bu savaşı derinleştirmek yerine engellemeye çalışmanız, emin olun, kehanetlerde bulunmaktan çok daha faydalı bir çaba olacaktır. Evet, melek saymak, nereye kadar?
