İran’da bugün yaşanan şey, bir “protesto dalgası” olarak tanımlanamayacak kadar derin bir kırılmaya işaret ediyor. Tanıklık ettiğimiz, halkıyla bağını koparmış bir iktidar düzeninin, çıplak şiddetle ayakta kalma çabasıdır. Bu tarihsel krizin merkezinde ise tesadüfen değil, her zaman olduğu gibi yine kadınlar bulunmaktadır.
Seçimli ama değiştirilemez bir iktidar düzeni
İran İslam Cumhuriyeti, biçimsel olarak seçimlere dayalı bir sistem izlenimi verse de siyasal iktidarın gerçek merkezi halk iradesi değildir. Dini Liderlik makamı, Anayasayı Koruyucular Konseyi, Devrim Muhafızları ve yargı; seçilmiş kurumların üzerinde konumlanan teokratik–otoriter bir vesayet yapısı inşa etmiştir. Adayların kim olabileceğine dahi karar veren bu mekanizma, seçimleri bir meşruiyet ritüeline indirger.
Bu yapı, iktidarın el değiştirmesini değil; dokunulmazlığını güvence altına alır. Dolayısıyla kriz anlarında bu düzenin başvurabileceği araç sandık değil, şiddettir.
Ekonomik krizden siyasal kopuşa
Derinleşen yoksulluk, yüksek enflasyon ve işsizlik, İran toplumunu uzun süredir kuşatıyor. Ancak bugün sokakları dolduran öfke yalnızca ekonomik değildir. Ekonomik çöküş, tek başına bu ölçekte bir toplumsal hareketliliği açıklamaya yetmez.
Asıl kırılma, özellikle kadınlar ve gençler açısından iktidar düzeninin artık herhangi bir gelecek vaadi sunamamasıdır. Bu nedenle talepler “reform” sınırlarını aşmış; doğrudan düzenin kendisini hedef alan siyasal bir kopuşa dönüşmüştür.
Kadın bedeni: İktidar düzeninin kırılgan noktası
İran’da kadın meselesi tali bir insan hakları başlığı değildir; iktidar düzeninin ideolojik çekirdeğidir. Zorunlu başörtüsü, ahlak polisleri ve kamusal alanda kadın davranışlarının sürekli denetimi; devletin toplumu kontrol etme biçiminin en görünür araçlarıdır.
Kadın bedeni, ahlaki ve siyasal sınırların çizildiği bir denetim alanına dönüştürülmüştür. Bu nedenle kadınların başörtüsünü çıkararak, dans ederek, sokağa çıkarak itiraz etmesi; yalnızca bireysel bir özgürlük talebi değil, iktidar düzeninin kurucu iddiasına yönelmiş politik bir meydan okumadır.
İktidarın kadınlardan bu denli korkmasının nedeni tam da budur:
Kadınların itaatsizliği, itaate dayalı yurttaşlık tahayyülünü boşa düşürür.
Patriyarkal devlet şiddeti
İran’da uygulanan devlet şiddeti açık biçimde cinsiyetlidir. Kadınlar gözaltında cinsel şiddete maruz kalmakta, bilinçli olarak hedef alınmakta, teşhir ve “ibret” politikalarının nesnesi hâline getirilmektedir. Göz yaralanmaları, idam tehditleri ve kamusal aşağılamalar; patriyarka ile teokrasinin kurduğu ittifakın araçlarıdır.
Bu şiddet, iktidar düzenini tahkim etmek bir yana, onun ahlaki ve siyasal meşruiyetini daha da aşındırmaktadır. Zor yoluyla kurulan itaat, rızanın yokluğunu gizleyemez.
Kadınlar olmadan bu düzen sürdürülemez
İran’da bugün açığa çıkan gerçek şudur:
Kadınların rıza göstermediği bir siyasal düzen sürdürülebilir değildir.
İranlı kadınlar yalnızca kendi yaşamlarını savunmuyor; başka bir siyasetin, başka bir toplumsal düzenin mümkün olduğunu fiilen ortaya koyuyor. Bu nedenle İran’daki kadın mücadelesi, yerel bir direniş olmanın ötesinde, küresel feminist mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.
İran sokaklarında yükselen ses, yalnızca bir iktidar düzenine değil; kadınları itaate zorlayan tüm iktidar biçimlerine yöneliktir. Ve tam da bu yüzden, bugün İran’da bir gelecek ihtimali varsa, o ihtimal kadınların direnişinde somutlaşmaktadır. Bu inat, yalnızca bugünü değil, İran’ın siyasal geleceğini de şekillendirmektedir.
Sonay Başaran Büyükbıyıklı