İstanbul’un Kuzey Ormanları, kentsel büyümenin ve bu yöndeki yapısal baskının doğal bir sınırı olma görevi görüyor. Bu doğal eşik karakterinin yanı sıra, ekolojik olarak da İstanbul için kritik bir öneme sahip. Beklenen İstanbul depremi açısından da İstanbul’u besleyen hayati bir kaynak niteliğinde. Aslında tam da bu özelliği ve sağlam zemin yapısı nedeniyle İstanbul’un kuzeyi, ekonomik rant açısından iştah kabartan bir yükselişe sahne oluyor.
Geçtiğimiz günlerde, önce bir dizi uluslararası mimarlık web sayfasında lansmanına başlanan, ardından da Türkiye’de birkaç mecrada paylaşılan İon Riva projesi, ekolojik yıkımın nasıl bir yeşil yıkama olarak sunulduğunu ve ardındaki şaşırtıcı olmayan ekonomik ilişkileri göstermesi açısından oldukça önemli.
Kuzey ormanlarının kıyısında hem denize kıyısı olan hem de Ömerli’yi besleyen Riva Deresi’nin içinden geçtiği Beykoz ilçesinin Riva Mahallesi, kısmen balıkçılık kısmen de hayvancılık ve tarımla geçinen, çoğu İç Karadeniz’den gelmiş bir nüfusun yaşadığı, planlı büyümemiş ama belli bir ölçekte kalabilmiş bir kasaba niteliğinde. Dar gelirli İstanbulluların, yaz aylarında günü birlik deniz tatili yapabildikleri ender noktalardan biri. 1990’lı yılların sonuyla birlikte ormanlık alanların özelleştirilmesi ve verilen imar izinleri ile yoğun bir yapılaşmaya sahne olmaya başlayan Riva, doğal karakterinin tersine, “çılgın kalabalıktan uzak, deprem ve pandemi gibi krizlere karşı korunaklı” yaşamak isteyen üst gelir grubuna yönelik bir çekim merkezi haline getirildi. “AntRiva”, “Riva Konakları”, “Düşler Vadisi”, “Kidstown” gibi isimlerle, güvenlikli lüks müstakil konut sitelerinin hızla çoğaldığı bu inşaat faaliyeti, yıkım pahasına yapılaşmanın en acımasız örneklerini sunuyor. Bölgenin hemen girişine yapılan Türkiye Futbol Federasyonu Milli Takımlar Kampı ve deniz kıyısına acımasızca inşa edilen Milli Takım Oteli de son beş yılda gerçekleşen agresif yapılaşmanın bir parçası. Hayvancılık ve tarımın ön planda olduğu bölge karakterinin geçim kaynağı da artık Milli Takım Kampı ve güvenlikli sitelere yönelik hizmet sektörüne kaymış durumda.
Halihazırda, son 5-10 yılda gerçekleşen bu hızlı yapılaşmanın son örneği olan İon Riva projesi, bu kez, ardındaki doğal yıkımı gizlemek için özel olarak üretilmiş bir söylemle çıktı sahneye. Toplam 84 hektarlık orman ve sit alanında yaklaşık 3 bin kişilik nüfusa hitap edecek lüks bir yerleşim öngören proje, “doğa ile bütünleşen peyzaj” gibi kavramlarla sunuluyor. Web sitesinden, projenin, mart ayında, lüks inşaat projelerinin pazarlandığı uluslararası bir emlak fuarı olan MIPIM’de, uluslararası pazara sunulduğunu öğreniyoruz. Yine web sitesinde projenin başlangıç motivasyonu (!) şu şekilde üretilmiş:
“Ruhsuz bir yer, bir yer midir? :Ion, yerlerin anlam kazanmasının, toprak ve topluluk, kültür ve günlük yaşam arasındaki ilişkilerle mümkün olduğuna inanan insanları bir araya getiriyor. Ion, bu ilişkilerin güçlendirildiği ve uzun vadeli yaşamın tasarım kadar doğa tarafından da şekillendirildiği mahalleler yaratıyor.”
Toprak, topluluk, kültür gibi evrensel ve kamusallığa işaret eden kavramların, bir grup özelleşmiş kullanıcıya sunulmak üzere 830 adet satılık 103 adet de kiralık birimden oluşacak olan bir yıkım projesi için kullanılması oldukça ironik. Bu söylem kalabalığı ve nicelik verilerinin yanında, projeyi yüklenen firma ile ortaklarına yakından bakmak ise İstanbul’un son pazarlama stratejisinin iç yüzünü daha net görmemizi sağlıyor.
Projenin yüklenicisi konumunda olan firma, İON Kentsel Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş. Bu ortaklığın hissedarları ise yüzde 70 oranında, Kalyon Holding’in gayrimenkul ve konut projelerini tek çatı altında topladığı şirketi Kalyon Kentsel Proje Yatırımları A.Ş. ve yüzde 30 oranında Mehmet Kalyoncu’dan oluşuyor. Kalyon Kentsel Proje Yatırımları A.Ş’nin hisseleri de Mehmet Kalyoncu’ya ait. Mehmet Kalyoncu’nun kendisiyle işbirliği yaptığı bir yatırım projesiyle karşı karşıyayız. Limak, Cengiz, Kolin Holding ile birlikte son yirmi beş yılın tüm büyük bütçeli alt yapı ve üst yapı projelerini, birlikte ya da tekil olarak üstlenen holdinglerden biri olan Kalyon Holding’in büyük ve stratejik hissedarlarından biri olan Mehmet Kalyoncu, Hatay’ın deprem sonrası inşası sürecinde tartışmalı kararlarla yürürlüğe sokulan pek çok uygulamanın önemli aktörlerinden biri olan Türkiye Tasarım Vakfı’nın da kurucuları arasında yer alıyor.
Gelelim, projenin tasarım ortaklarına. Türkiye’den önce uluslararası mecralarda projenin tanıtımına başlanması tesadüf değil çünkü tasarım ortakları içinde, oldukça ünlü mimarlık ofisleri olan Norveçli Snøhetta, Danimarkalı Bjarke Ingels Group (BIG) ve Hollandalı MVRDV’nin yanı sıra Türkiye’den de yine Hatay depremi sonrası yeniden inşa sürecinden bildiğimiz DBArchitects yer alıyor. Paylaşılan kısıtlı bilgiye göre, bu 84bin hektarlık proje alanının master planıyla başlayan bu tasarım ortaklığı Snøhetta, BIG ve MVRDV’nin hayata geçireceği üç adet sembolik yapının da yer almasıyla marka değerini cilalıyor. Bu ofisler, The Ring, The Lantern ve The Drop isimli üç simge yapının içinde yer alacak olan spa, kültür merkezi, perakende birimleri, spor gibi alanlarını ve Greenhouse District (!) isimli alanda yer alacak olan konutların tasarımından sorumlu. Bir anlamda marka değerlerini satışa çıkaran bu mimarlık ofisleri, kendi ülkelerindeki yasalarla hayata geçiremeyecekleri bu tip projeleri, bu coğrafyalarda hayata geçirmek konusunda da bir beis görmüyor. Yıldız mimarlar, marka ofisler ve meslek etiği tartışmalarına bir örnek daha eklenmiş oluyor.
Finansal yatırım, prestijli tasarım ofislerinin marka değerini kullanmak ve “çevreci” söylem”, bu tip projelerin olmazsa olmaz bileşenleri. Ama tüm bunları mümkün kılan bir diğer önemli bileşen de tüm bunları mümkün kılan yasal düzenlemeler. Projenin ilan edilmesinin hemen ardından bir basın açıklaması ile bu yeşil aklama projesi hakkında kamuoyunu bilgilendiren TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, bu yasal sürecin nasıl işletilmiş olduğunu ifşa ediyor. Açıklamada verilen bilgiler şu şekilde:
“Söz konusu alan, İstanbul III Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 15.11.1995 gün ve 7755 sayılı kararı ile tespit ve ilan edilen İstanbul Kuzey Kesimi Karadeniz Kuşağı Doğal Sit Alanında kalmakta olduğu ayrıca anılan kurulun 05.06.1996 gün ve 8284 sayılı kararı ile de 1/25000 ölçekli sit derecelendirme paftasında kısmen II. derece kısmen ise III. derece doğal sit alanını olarak tespit edilmiştir. Diğer bir yandan 2009 tasdikli 1/100.000 ölçekli İstanbul İl Çevre Düzeni Planı planında “Çevresel Sürdürülebilirlik Açısından Kritik Öneme Sahip Alanlar, Gelişimi ve Yoğunluğu Denetim Altında Tutulacak Alanlar ve Orman Alanı” statüsündedir.
Tamamen rant odaklı bu girişim, “sürdürülebilir”, “ekolojik”, “doğa ile bütünleşen peyzaj” gibi içi boşaltılmış kavramlarla süslenerek, üst gelir grubuna hitap eden bir doğa talanını ve kentin kuzeyinde yalıtılmış ayrıcalıklı bir mahalleyi makul gösterme çabasından başka bir şey değildir. Yüzlerce dönümlük orman ve doğal sit alanına binlerce kişilik bir nüfus ile devasa bir inşaat kütlesi yığmak, hiçbir mimarlık ilkesi ile bağdaşamaz ve uluslararası marka etiketleri ile çevreci hale getirilemez. Üst ölçekli planın mutlak surette korumayı ve kentleşme baskısından uzak tutmayı öncelediği bu hassas ekosistemi pazar mantığına teslim eden böylesi bir müdahale, İstanbul’un kuzeyindeki orman dokusunu geri dönülemez biçimde yok edecek ağır bir kent suçudur ve hiçbir şekilde meşruiyeti savunulamaz.”1
Mimarlar Odası’nın işaret ettiği koruma alanı kararları, tam da bu tip yıkım projelerinin önünü açma amacıyla geçtiğimiz yıllarda Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından parçalı olarak yenilendi. Bakanlık verilerine göre, Beykoz Riva Mahallesi Beylikmandıra mevkiine ilişkin 1/1000 ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı değişikliği 12 Ağustos 2025 tarihinde onaylandı ve aynı yıl içerisinde askıya çıkarıldı. Aynı dönemde, Riva Deresi çevresini kapsayan 1/5000 ve 1/1000 ölçekli plan değişiklikleri de yürürlüğe girdi.
Yasa koyucular, planlama ve tasarım meslek insanları ve gayrimenkul girişimcilerinin işbirliğiyle hayata geçirilmeye çalışılan bu son örnek, uluslararası yıldız mimarlık ofislerinin ve sürdürülebilirlik-çevrecilik-ekoloji gibi söylemlerin inşasıyla, büyük çevresel yıkımların aklanması, manipüle edilmesinin son noktası. Bir hak olarak, insanca barınmaya ulaşamayan on binler varken, iklim krizinin etkileri daha da keskin hissediliyorken, doğal ekosistemleri bu kadar pervasızca yok etmek, insan merkezli kapitalizmin yıkıcılığının boyutunu gözler önüne seriyor. Türkiye’nin her tarafındaki ekolojik eşikleri, doğal yaşam alanlarını, zeytin ağaçlarını, sermayenin çıkarları uğruna talan eden bu uygulamalar, kesintisiz bir mücadeleyi ve inatçı bir aktivizmi zorunlu kılıyor.
Evimiz dünya ve o satılık değil!
1 https://www.mimarist.org/beykoz-rivaya-yonelik-kent-sucu-niteligindeki-mudahaleleri-kabul-etmiyoruz/