Tarih, Z kuşağı ve popülizm

08.09.2022 - 15:50
Şafak Ayhan
Haberi paylaş

"...Madem birleşmek zorunda kalındı, diye yazıyor Marx parti liderlerine, o halde hareketin pratik amaçlarını karşılamak üzere bir anlaşma yapılsaydı; ama ilkeler asla pazarlık konusu edilmemeli, hiçbir teorik "ödünde" bulunulmamalıydı."

- Lenin / Ne yapmalı? 

Tarih yazımı ve eğitimi Türkiye gibi ulus devlet yapısının oldukça güçlü ve etkin olduğu coğrafyalarda, o ulus devletin tamamen çıkarları doğrultusundaki bir anlatıma ve yapılandırmaya sahiptir. Türkiye’de eğitim gören herkes bu süreci neredeyse anaokulundan üniversiteye kadar birebir yaşadı. Kimileri bu anlatımdan oldukça zevk aldı, kimileri ise bu anlatımlarla bir arpa yol bile alınamayacağını gördü. 

Türkiye’de tarihe rağmen tarihçilik ilkesi geçerlidir. Tarihi hakikatlerin hiçbir önemi yoktur, önemli olan bu hakikatin kim tarafından nasıl aktarıldığıdır.

Yaşadığım yerde cumhur ittifakının MHP’li adayı belediye yönetiminde. Belediye geçtiğimiz aylarda yeni bir bulvar açılışı yaptı ve bulvarın adını Alparslan Türkeş Bulvarı olarak belirledi. Bu durumun tarih bağlamındaki anlamı nedir diye sorarsanız cevabı tam da burada. Bu bulvara bağlanan en büyük yollardan birinin adı da Adnan Menderes Caddesi. Türkiye sağında ve hatta solunun çeşitli kesimlerinde büyük bir bölümünde önemli olan insan değil her zaman devlettir. Öncelik ona aittir, kutsal olan odur. Bu kutsala eleştiri gelmesini asla kabul etmez.

Net kavramlar etrafında şekillenen ideolojiler olmayınca Ekrem İmamoğlu gibi Nisan ayında Alpaslan Türkeş’i anarsınız Eylül ayı gelince de Adnan Menderes'i. Adnan Menderes'i idama götüren olay 27 Mayıs 1960 askeri darbesi, bu darbeyi uygulamaya koyan Millî Birlik Komitesinin en aktif üyelerinden birisi de Alpaslan Türkeş. İkisini aynı anda sahiplenemezsiniz. Birisi darbeci, diğeri darbe mağduru. Ama Türkiye’deki tarih anlatımları ve bundan beslenen siyaset bu çelişkileri teşhir etme üzerine değil de tam aksine bu çelişkileri ortaya koyanları sindirme, yargılama ve yok sayma üzerine. Milliyetçilerin tarih bilinci ezberlerden öteye gitmiyor, yukarıda örnekte olduğu gibi içlerinden kimse kalkıp da 'yahu bu cadde isimlerindeki bu çelişkiler nedir' demeyeceği için, ezber tarih eğitimine de, pratiğine de devam. 

Kaygı giderici

Tabi bu birden ortaya çıkan bir yapı değil, bu sistem yıllardır bunu ilmek ilmek ördü. Tarihsel olayların esasını anlamak ve anlatmak asla sistemin derdi olmadı. O, herkesi düşmanlaştırıcı politikalarını zihinlere güncel büyük sorunlara karşı bir ağrı kesici olarak sundu. Bu ağrı kesiciler birer popülist kaygı gidericidir aslında.

Türkiye siyasetinde popülizm oldukça güçlü bir hareket. Temeli olmayan, teorisi ayaklar üzerinde durmayan her eylemi birden göklere çıkarabilirsiniz. Bunun bu denli güçlü olmasının sebeplerinden biriside insanları ‘"Apolitikleştirme"’ çabaları. “Efendim aman sağcılık-solculuk mu kaldı? Onlar eskidendi.” “Efendim, biz herkesi kapsayacağız, herkese kucak açacağız” diye diye politik safları diri tutmak yerine o safları darmadağın etmek üzere geliştirilen söylemlerle karşı karşıyayız. En bariz örneği İmamoğlu, katledilen Hrant Dink’i de anıyor, Topal Osman’ı da. Bu kapsayıcılık değildir. Bu politik mevzileri yerle bir etmeye bizzat çalışmaktır. Irkçılar, faşistler anılmaz onlarla ve fikirleriyle mücadele edilir. 

‘Yeni nesil candan vazgeçmeyi çok iyi biliyor"

Egemenler tarafından söylenmiş olan bu söz aslında basitçe söylenmiş bir söz değil. 12 Eylül sonrası esen neoliberalleşme rüzgârı, dünyayı değiştirme ve dönüştürme idealinde olan bir neslin üzerinden ölümlerle, sürgünlerle geçiyor. İşçi sınıfının gittikçe yoksullaşması, Türkiye’de siyasetin sağa karşı sağ eksenine oturması, artan işsizlik geçinmek için ne iş olursa olsun yaparım koşulları insanları canlarından çok kolay bir şekilde vazgeçmeye itiyor. Kapitalizme karşı örgütlenmenin ne kadar önemli olduğu ortadayken sistem tarafından özellikle Z kuşağı olarak bilinen gençlere bu örgütlenme perspektifleri birer geri kafalılık olarak anlatılıyor. Yeni nesil mevcut yapıyı eleştiriyor evet, özgürlüklerinin onun için çok önemli olduğunu her fırsatta dile getiriyor ancak bunu sistemin kendine çizdiği sınır içinde yapıyor sadece. Sözde muhalif, solcu gazetelerde son günlerde çıkan ‘’gençler’’ ile ilgili haberlere bakınca bunu çok daha iyi görebiliyoruz. 

Örneğin, AKP’nin kalesi olan Kayseri’de binlerce genç festivalde ‘’İzmir Marşı’’ ile coştu, Konya stadyumu ‘"Mustafa Kemal’in askerleriyiz"’ sloganıyla inledi. Görüldüğü üzere sistemin resmi paradigma yeniden sahne alıyor. Sorunların temelinde yatan olayların ve olguların teşhir edilmesi yerine popülizm uğruna 100 yıl önceki milliyetçi ırkçı fikirlere sarılmak ve onlarda kurtuluşu aramak. 

Bu apolitikleştirme süreci ve herkesi kapsayıcılık masalları gittikçe güçlenmekte. Devletin demokrasiyi aktif bir şekilde ortadan kaldırma girişimleri, şirketleşmelerin ve sermayenin son yılardaki devasa kâr oranlarını da hesaba katınca demokratik yaşamın insanların elinden kayıp gitmesinde devletin aktif rolünün teşhiri yerine onun değerlerine sıkı sıkı sarılmakta çözümü gören bir politik hareket ile karşı karşıyayız.

Kılıçdaroğlu'nun Popülizmi 

Kılıçdaroğlu hemen hemen her konuda söylemleriyle gündem olmaya aday, iktidara iş yaptıran muhalefet lideri rolüne büründü. Bunu da sosyal medya üzerinden aldığı beğeniler doğrultusunda artırıp azaltma yolunu takip ediyor. Son olarak öğretmenlere iktidarın oldu bittiye getirerek dayattığı öğretmenlik meslek kanunu ile birkaç açıklama yaptı ve uzman-başöğretmenlik sınavları olarak bilinen bu sınavlara girmeme çağrısı yaptı. Özel sektör öğretmenleri sendikasının Ankara'daki toplantısı sonrası çıkışta yürümek isteyen öğretmenlere karşı şiddet kullanılması sonucunda da "tüm öğretmenler birleşin '', '' bu sınava girerseniz iflah olmazsınız, dövüyorlar sizi yahu, hemen birleşin" dedi. 

Söylemek kolay tabi ki, peki bunun pratikteki karşılığı nerede? Pratiğe dökülmesi için ana muhalefet partisi olarak ne yaptınız? 

Peki, öğretmenler birleşip halay mı çekecek? Sokağa çıkıp mücadeleyi yükseltecek tabi ki. İşin sorunlu kısmı şurada ana muhalefet pandemiden bu yana hep '' aman sokağa çıkmayın, sokak iktidara yarıyor, sabredin az kaldı diye'' salık veriyordu. Demokratik haklar ve demokrasi sokaktan geçer. Seçime kadar hem bekleyin aman sokağa çıkmayın diyeceksin hem de öğretmenlere sınava girmeyin birleşin diye söylemlerde bulunacaksın. Cumhuriyet rejimi tabandan yükselen demokratik kitle hareketinin ürünü olmadığı için bugünlerde değil miyiz zaten. 

Tarih ve tarihi anlamlandırma biçimleri bilimsel olmadığı sürece tarihsel gerçekliklerin popülizm uğruna ayaklar altına alınması, ırkçılık, mülteci düşmanlığı, anti demokratik davalar ve tutuklamalar, ifade özgürlüğüne vurulan darbeler açlık, yoksulluk ve sefalet, rant, yağma, talan ve mafyalaşma gibi temel sorunların tartışma ve gündem olması gereken yerde "hele bir seçim geçsin, biz o sorunları aramızda çözeriz demek" kitle gücünü sandıktan ibaret görmek ya da öyle kalmasını arzu etmekti. İstediğiniz demokrasiyse onun ölçüsünü de biz belirleriz demektir. 

Fransız sosyolog Eric Fassin şöyle diyor, ‘Sağın kendine güvenini mümkün kılan şey, solun ideolojik çöküşüdür.’ Fassin’in bu sözü Türkiye’deki hemen hemen her seçim döneminde sağa karşı sağ adaylar çıkartmaya ve desteklemeye çalışan sol müdahaleyi çok iyi anlatıyor. Bazı solcuların  devrimin 1923’te gerçekleştiğini savunmasını bu çerçevede anlamlandırabiliriz.

Peki, bu neoliberal temelli çoklu krizlerde sol nerde olacak?

Bu soruya verilecek en iyi yanıtlardan birisi bence tüm bu süreçleri kapsayacak olan şu paragraf.

Geçtiğimiz aylarda Sel yayıncılıktan Ferda Keskin’in çevirisiyle çıkan Pierre Dardot ve Christian Laval’ın Bitmeyen Kâbus, Neoliberalizm Demokrasiyi Nasıl Ortadan Kaldırıyor adlı kitabında sayfa 180

"...Oysa solun krizi her şeyden önce kendini tamamen tepkisel olarak tanımlama mantığının üstesinden gelememesinden kaynaklanıyor. Neoliberalizm krizde ve krizle güçlenmişse, aynı şey onunla mücadele edenler için söylenemez: Derinleşmesi nedeniyle mekanik olarak güçlendirmek bir yana, kiriz onları zayıflatmaktan ve felç etmekten başka bir şey yapmaz. Bu sistemle yüzleşmenin koşullarını gerçekleştirmek için solun bir ‘’tepki solu’’ olmaktan vazgeçmesi gerekir. Solun hakiki bir etkinlik yeteneğine sahip olması gerekir. Tekrar inisiyatif almalıdır. Bir yaşam biçimi olarak Neoliberalizme doğrudan meydan okumalıdır. Tüm normları ve tüm kurumları reddeden ve ‘arzu ’ya getirilen her türlü sınırı reddetmesiyle aslında piyasanın sınırsızlığını kutsayan liberteryen bir sözde radikalizme hiç ödün vermeden bir ‘’iyi yaşam’’ ufku açmalıdır."

Şafak Ayhan

Şafak Ayhan

 

Bültene kayıt ol