Türkiye kapitalizmi sendelemeye başladı

21.03.2021 - 07:55
Faruk Sevim
Haberi paylaş

Kapitalizm Türkiye’de dikiş tutmamaya başladı. HDP’ye kapatılma davası açılması ve Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi zaten ekonomide pamuk ipliğine bağlı olan istikrarı çok zorlamaktaydı. Ama son olarak İstanbul Sözleşmesinin iptali ve Merkez Bankası Başkanının görevden alınması bazı ekonomistler için “intihar” olarak yorumlanıyor.

Ekonomiyi kurtaracak iddiası ile 4 ay önce göreve getirilen Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal bir gece yarısı kararnamesi ile görevden alındı. Bu, son 20 ayda görevden alınan üçüncü başkan.

Naci Ağbal’ın göreve getirildiği 2020 Kasım ayında dolar 8,5 TL olmuştu, Merkez Bankası kasası eksi 50 milyar dolardaydı.

Faiz artışı, dolar temini için son bir hamleydi

Ağbal, son 4 ayda TL’yi korumak adına faizleri yüzde 10,25’ten yüzde 19’a yükseltti. Bu sayede yurt dışından Türkiye ekonomisine döviz girişi başladı, dolar kuru 6,90’a kadar geriledi. 

Ancak Şubat ayından itibaren dünya ekonomisinde sorunların artması, ABD’de faizlerin yükselmesi, içerde HDP’ye kapatılma davasının açılması, Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi Türkiye’ye döviz girişini yavaşlattı, dolar 7,5 liraya kadar çıktı. 

Faizlerin artırılması kapitalistler arasındaki çelişkiyi artırdı

Dolardaki yükselişi durdurmak için geçen hafta faizlerin yüzde 19’a yükseltilmesi, kapitalistler arasındaki çelişkileri artırdı. Özellikle düşük faizle konut ve diğer tüketim mallarını üretip satmakta olan sektörler Merkez Bankasının bu adımından şikâyetçi olunca, başkan görevden alındı.

Hâlbuki daha iki gün önce bizzat Tayyip Erdoğan ekonomide işlerin yolunda gittiğini, Merkez Bankası kasasının dolmakta olduğunu söylemiş, bir açıdan Naci Ağbal’ın politikalarına destek vermişti. 

Hükümetin reformlarının içi boş çıktı

Hükümet ekonomideki kötü gidişatı durdurmak amacıyla Mart ayı başında hukuk ve ekonomik reform paketleri açıklamıştı. 

2 Mart günü “İnsan Hakları Eylem Planı”nı, 11 Mart günü de “ekonomi reformları”nı ilan etti.

Ama apar-topar hazırlandığı ambalajından da belli olan reform metinleri ortaya çıktı. Her iki paketin de içi boştu, verilen sözlerin de uygulamada tersi yapıldığı için hiçbir etkisi olmadı. Ağbal da bunun üzerine, döviz girişinde sorunu azaltmak için faiz arttırma kararı aldı.

Türkiye ekonomisi kredi verme üzerine kurulu

Türkiye’de ekonomi uzun bir süredir kredi verme üzerinden sürdürülüyor. 2020 yılında gerçekleştiği iddia edilen yüzde 1,8 büyüme tamamen bir kredi genişlemesi. Türkiye’de kredi borcu toplamı 4 trilyon lira civarında. Bunun 3 trilyon lirası şirketlerin, 1 trilyon liraya yakın bölümü bireylerin borcu. Yani hane başına ortalama 50 bin TL borçlu durumdayız.

Ama bu kredi vererek ekonomiyi canlandırma politikası enflasyonu artırıyor, çünkü piyasaya karşılığı olmayan TL sürülmüş oluyor.

Kredi genişlemesi döviz rezervini eritiyor

Ayrıca kredi genişlemesi döviz rezervlerini de azaltıyor, çünkü bankalar eğer kasalarında döviz varsa kredi verebiliyorlar. 2020 yılında, patronlara ve tüketicilere daha fazla kredi vermek için Merkez Bankasının128 milyar doları harcandı. Merkez Bankası, bu dövizi kamu bankaları aracılığı ile bozdurdu ve kredi olarak dağıtılmasını sağladı.

Aslında Naci Ağbal kredi vermek için harcanan bu 128 milyar doları tekrar yerine koymak için göreve getirilmişti, bunun için faizleri artırdı. 

Yönetimde otokrasi büyüdükçe ekonomi kötüleşiyor

Ama yönetimde otoriterliğin artması, hukuk ve adalet alanlarında sürekli gerilemeler; artan faizlere rağmen insanların TL’ye güvenini sağlamadı, bankalardaki döviz hesapları azalmadı, aksine artmaya devam etti.

Türkiye faizde dünyada 7. sırada, enflasyonda 3. sırada.

Cari açık arttıkça ve yurt dışından bunu kapatacak döviz gelmedikçe de faizler ve enflasyon atmaya, döviz kuru yükselmeye devam ediyor. 

Hükümet ekonomide dönüşü olmayan bir yola girdi

Ağbal’ın görevden alınışı, hükümetin döviz temin etme politikasından vazgeçmesi demektir. Döviz temin edilememesinin kısa vadede sonucu, kurların yüzde 25-30 yükselmesi, halkın daha da yoksullaşması olacaktır. 

Resmi enflasyonun yüzde 16’lara, gerçek enflasyonun yüzde 50’lere yükseldiği bir ortamda daha fazla ne kadar yoksullaşabiliriz sorusuna, enflasyonun yüzde 1000 olduğu Venezuela örnek olabilir.

Ekonomide fatura vergiler yoluyla hepimize kesiliyor

Ekonomi siyasetin aynasında yürüyor. Siyaset otoriterleştikçe fatura işçilere, yoksullara çıkıyor.

Paylaştığı bir haber tweeti için milletvekiline siyasal nedenlerle mahkemelerden ceza çıkartılıp milletvekilliği düşürülüyor. 6 milyon oy alan bir partiyi kapatmak için davalar açılıyor. Böyle bir ülkede ekonominin giderek kötüleşmesi çok normal. Ve bu kötü yönetimin faturası da vergiler yoluyla tüm halka çıkarılıyor.

Ekonomide en büyük sorun; hukuk ve adaletin olmaması

Türkiye’nin en büyük sorunu, hukuksuzluk, adaletsizlik ve otoriter yönetimlerdir.

Tayyip Erdoğan bu sorunları gizlemek, gözden kaçırmak için, onu görevden alıyor, bunu göreve getiriyor. Aslında herhangi bir çözümü yok, sadece iktidarını biraz daha uzatmaya çalışıyor.

Hükümet otokratik tarzının ekonomiyi mahveden ana etken olduğunun muhtemelen bilincinde, ama iktidarını devam ettirmek için derin devlet ve faşist parti ile kurduğu ittifak, ona başka bir yol seçme özgürlüğü vermiyor.

Sendikalar, işçi örgütleri, sivil toplum kuruluşları; ekonomide ve siyasette haklarımızı savunmak için hep birlikte bir Emek Platformu oluşturmalıdır. İşçi sınıfı, öncelikle yaklaşan 1 Mayıs’ta birleşik bir eylem örgütleyerek gücünü herkese göstermelidir.

Aksi halde bir gece yarısı operasyonu ile iptal edilen İstanbul Sözleşmesi, seçilmiş vekillerin hapse atılması, oy verdiğimiz partilerin kapatılması gibi daha pek çok hakkımız elimizden alınabilir. 

Faruk Sevim

Bültene kayıt ol