Şafak Ayhan

Şafak Ayhan son yazıları

09.09.2020 - 16:00

Emekçiler değil asıl yük kan emici asalaklardır

Kapitalizm varlığını, ancak işçi sınıfının yaşam standartlarını aşağıya çekerek sürdürebilir.

 Lev Troçki

Türkiye’de resmi kayıtlara geçen ilk Covid-19 vakasından bu zamana, tam altı ay geçti. Bu altı aylık süreçte, dünyada egemen olan kapitalist üretim tarzının ve onun ilişkilerinin, insanlığın geleceği için asla bir çözüm olamayacağını, görmek isteyen gözler çok iyi bir şekilde görebiliyor. Gün be gün artan hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk ve diğer yandan da virüs. İnsanlar kapitalist sistemde, iki arada bir derede kalmış durumda, işsizlik sonucu ortaya çıkan açlık mı yoksa virüse yakalanmak mı? 

Sistem yavaşlayan çarklarını daha hızlı döndürmek için emekçileri ölüme gönderiyor. Sağlıktan sanayiye, gıda sektöründen eğitime kadar tüm iş kollarında, emekçiler son altı aylık süreçte büyük bir bilinmezliğin ve tehlikenin içinde girdi. Bir yandan sermayesine daha fazla kâr sağlamak için tüm gücünü sarf eden patronlar, bir yandan ise sürecin mağdurları emekçiler. Bu bilinmezlik içerisinde geçen altı ayda her gün ama her gün medyada ve sosyal medyada karşımıza en çok çıkan iş kolu ‘’Eğitim’’ ve akabinde gelen ‘’Okullar ne zaman açılacak?’’ sorusu.

Şu süreçte ve bu şartlarda okulların açılmasının tartışmasına girmeden, eğitimin tüm yükünü sırtından taşıyan eğitim emekçilere karşı oluşan ve bizzat egemenler tarafından kasıtlı bir şekilde yaratılan algı bu yazının ana gündemini oluşturacak.

Karl Marx, işçi sınıfını tanımlarken mealen şöyle der: Yaşayabilmek, ayakta kalabilmek için emek gücünü satmak zorunda olan herkes işçidir. Dolayısıyla emek gücünü satmaya dayalı olan bu kapitalist sistemde insanların büyük ama çok büyük çoğunluğu işçi sınıfı mensubudur. İşçi sınıfının birleşik mücadelesinin yaratacağı etkiyi ve ortaya çıkartabileceği gücü düşününce egemenler, patronlar ve sermaye sahiplerinin korkmaması için hiçbir neden yok. Ancak egemenler bu sınıfın birleşik gücünün bir araya gelmesini engellemek için türlü türlü parçalama taktiklerine başvuruyor. Nedir bunlardan bazıları: milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyet ayrımı, iş kollarındaki emekçileri kendi içinde bir statü mensubu gibi gösterme çabası. Örneğin, memur ve işçi ayrımı. Bu ayrım algısını o kadar iyi kullanıyor ki işverenler, aslında ikisinin arasında bir fark olmamasına rağmen, işçi memura memurlar da kendi aralarında birbirlerine düşman. Burada kârlı çıkan kim? Bölünmüş bir emekçi sınıf yaratmış olan işverenler, patronlar ve devlet. 

Öğrenciler olmasa okulu çok iyi yönetirim

Son altı aydır eğitim emekçilerinin üzerinde, aslında her zaman var olan, ancak bu son pandemi sürecinde varlığını daha fazla hissettiren, bölünmüş işçi sınıfının kara bulutları mevcut. Bunun örneğini diğer iş kollarından ve bizatihi eğitim bakanının ağzından geçen gün duyduk. Diğer iş kollarına mensup olan emekçiler ücretlerinin düşüklüğü ve çalışma koşullarının ağırlığının hesabını devlete ve işverenlere soracağına, aslında mücadele arkadaşı olan başka bir emekçiye dönük baskı unsuru olarak bunu gösteriyor ve şöyle diyor: ‘’Öğretmenler yatarak maaş alıyor, altı aydır her yer açık, herkes işinin başında ama öğretmenler yatıyor.’’

Peki, göreve geldiğinde bazı cenahlar tarafından yere göğe sığdırılamayan, eğitimin kurtarıcısı gözüyle bakılan, her fırsatta pembe tablolar çizen ancak asla realiteden bahsetmeyen, özel okul sahibi eğitim bakanın şu açıklamasına ne demeli:

“Eğitimde asıl yük, öğretmenin maaşıyla ilgilidir. Milli Eğitim Bakanlığının bütçesine bakarsanız, yatırım bütçesinin çok çok küçük olduğunu görürsünüz. Neye göre, personel maaşına göre. Bu tüm okullar için böyledir. Yani asıl yük, kira varsa kirada ve öğretmen maaşındadır. Geri kalan yük vergi yüküdür ve elektrik, su parasıdır. Eğer vergi yükü devam ederse, eğer maaş devam ederse büyük ihtimalle Milli Eğitim Bakanlığının masraflarında büyük bir azalma olmaz, ama başka yerlerde daha fazla bütçeye ihtiyacımız olur ki, öyle oluyor zaten.”

Bu şuna benziyor; okulda öğrenciler olmazsa okulu çok iyi yönetirim. Bir eğitim bakanı düşünün ki öğretmenini yük olarak görüyor. Bakan daha sonra gelen tepkilere karşı öyle demek istemediğini, MEB’e verilen bütçenin durumundan bahsettiğini, her zaman öğretmenin özlük hakları için mücadele ettiğini belirten bir açıklama yaptı.

Açlık sınırının 2.500 TL, Yoksulluk sınırının 8.000 TL olduğu Türkiye’de on yıllık bir öğretmenin maaşı 4.500 TL,  yeni göreve başlayan öğretmenin 4.100 TL.  En yüksek maaş ise çalışma yılına bağlı olarak (25 yılını doldurmuş öğretmen için) 5.500 TL gibi komik rakamlar. Kiradan ve faturalardan bahsetmeden birkaç örnek verirsek; el kadar peynirin 30 lira, bir kilogram etin 80 lira, 1 litre benzinin 7 lira olduğu bir ülkede bu maaşlar yük olarak görülüyor. Sokaktan haberi olmayan, insanların mutfaklarındaki yangınları bilmeyenler bu maaşlara yüksek diyor. Öfkesini kendi işverenine, patronuna kusacağına aynı toplumsal sınıftan olan eğitim emekçisine yükleniyor.

MEB’ de özel okullar hariç, kadrolu olarak çalışan öğretmen sayısı 1.100.000 ( Bir milyon yüz bin). Bu öğretmenlerin en az 750.000’i bankalara borçlu. Otuz yıl çalışan bir öğretmen emekli ikramiyesiyle bir ev değil şuan prefabrik bir ev bile alamaz. Emekliliğe ayrılmak istese maaşından yapılan yarı yarıya olan kesintiyle geçinemeyeceğini bilen yüzbinlerce öğretmen emekli olmaya korkuyor.

Silaa, savaşa değil emekçiye bütçe

Bakanın bahsettiği MEB’in bütçesi içinden eğitime ayrılan paya daha yakından bakacak olursak karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor.

2002 yılında MEB bütçesinden ‘’eğitim yatırımlarına ayrılan pay’’ yüzde 17,18 iken bu rakam 2009 yılında yüzde 4,57’e düşüyor. Burada 2008’de ortaya çıkan ve hala etkisi devam eden kapitalizmin küresel krizinin etkisi var. Ancak ekonomik olarak biraz daha rahatlamanın olduğu silahlara bombalara, savunmaya paranın biraz daha az gittiği 2014 yılında bu rakam yüzde 9,32 ‘ye yükseliyor. Ancak geçen zaman içerisinde tekrar silahlanma yarışıyla başlayan ekonomik krizler döneminde, 2019 yılında bu pay yüzde 4,88‘e düşüyor. 

Geçen altı aylık süreçte okulların eğitime hazırlanması hiç de zor değildi. Ancak görüyoruz ki okulların hiçbiri örgün eğitime hazır değil. Çünkü okulları hazır etmek için hiçbir çaba sarf edilmedi. Eğer gerçekten okulları açmak isteyen bir yönetim anlayışı olsaydı yapacağı işler şunlar olacaktı ki 6 ayda bunlar çok rahat yapılabilirdi

-Ataması yapılmayan tüm öğretmenlerin atamasını yaparak mevcut öğretmen sayısını iki katına çıkartmak ve öğretmen ihtiyacını kapatmak

-Mevcut derslik ve okul sayısını iki katına çıkartarak sınıf mevcutlarının yarı yarıya azaltılmasını sağlamak -ki altı ayda istense binlerce okul yapılır, nasıl ki istenildiğinde bir ayda bir Avm yapılabiliyorsa-

-Bakanlık tarafından ihtiyaçlarının karşılanması velilere bırakılmış olan anaokulu, ilkokul ve ortaokul kademelerine acilen ödenek ayrılmalı ve öncelikli olarak hijyen koşullarının sağlanması için harcamalar yapılmalıydı.

-Tüm öğrenci ve öğretmenleri- ki bu rakam yirmi milyon kişi demek –Covid-19 testinden geçirmek.

-Ülkedeki her öğrenciye uzaktan eğitime erişebilmeleri için gerekli internet alt yapısını ve bilgisayar, tablet gibi eğitim materyallerini ulaştırmak.

Bunlar çok zor şeyler değil, önceliği insan olan bir sistem için hatta oldukça sıradan şeyler. Ancak bakanın sözüne dönecek olursak kısaca para yok diyor bunlar için hatta elinden gelse öğretmene maaş da vermeyip maaşlarını düşürmeyi bile aklından geçiriyordur. 

Bizler, savaş uçaklarına, tanka, tüfeğe, savunma sistemlerine, saraylara, yandaş patronlara, ihale alanlara, vergi borçları her dönem silinenlere bütçenin ayrılmasını değil, bütçenin şu süreçte sağlığa, eğitime harcanmasını; yoksulluğu, işsizliği bitirmek için kullanılmasını istiyoruz. 

Eğitim emekçileri bütçenin yükü değildir. Sorun, yarattıkları ekonomik krizi insanlara yıkmaya çalışan beceriksiz yöneticilerdir. Sorun, herkese eşit olarak sunulmayan piyasalaştırılan sağlık, gıda ve eğitim sektörlerinde uygulanan yanlış politikalardır. Sorun, her bürokratın, yandaş sendikacının altındaki milyonluk lüks arabalardır. Sorun, lüks harcamalar, halkın vergileriyle sürdürülen gösterişli yaşantılardır. Sorun, ülkedeki açlık sınırıdır, insanların çöpten ekmek toplamasını görmek istememektir. Akşam pazarından çürümüş sebze meyveyi daha ucuza almak için sırada bekleyen halkı görmeyip her fırsatta komşularına karşı savaş çığırtkanlığı yapan yönetim anlayışıdır. Sorun, gerçekleri görmek istemeyip halkını kandırmak için yandaş medyasına milyarlarca lira aktaranlardır. Sorun, bu sorunları dile getirenleri hain diye yaftalayıp her fırsatta vatan, millet, bayrak, beka edebiyatı yapıp işsizliğe bağlı ortaya çıkan intiharları görmek istemeyenlerdir.

Şafak Ayhan


Bültene kayıt ol