Şafak Ayhan

12.10.2018 - 12:57

Elitlere mi sahibiz yoksa entelektüellere mi?

"Basit gerçekler, entelektüeller, hükümet temsilcileri ve medya işbirliğiyle 'ayak takımını' uzak tutmak için anlaşılmaz bir dilin gerisinde gizlenmektedir."

                                                    - Noam Chomsky

Entelektüel kelimesinin kökeni Latince intellectus (anlamak) sözcüğüne dayanır. Kelimeden de anlaşılacağı üzere, zekâsını ve analitik düşünme yeteneğini oldukça iyi bir şekilde kullanan kişidir. İlk çağ topluluklarında "din adamları şamanlar, kâhinler, rahipler, filozoflar" düşünce adamı, bilgi aktarıcı, kanaat önderleri olarak o dönemlerin entelektüelleriydi. Rönesans sonrası gelen Aydınlanma çağıyla birlikte Avrupa’da entelektüel birikim, sanatçı, bilim adamı ve filozoflar üzerinden gelişimini devam ettirdi. Ancak Fransız İhtilalinin ortaya çıkışıyla birlikte tüm dünyaya yayılan "ulus", "etnisite", "milliyetçilik" gibi kavramlar entelektüelin tanımını daha farklı bir noktaya getirdi. Bu kez entelektüeller, ulusçu bir söylemle kendi toplumlarında karşılık bulma amacına giriştiler .

Düşüncelerini hiçbir gruba bağlı olmadan, hiçbir oluşuma aidiyet duygusuyla bağlanmayan kişiler olarak ortaya koyması gereken, insanların zihinlerinde fırtınalar estirmesi, topluluklara yeni ufuklar açması, en temel görevi fikirleriyle toplumu rahatsız etmek olması gereken bu insanlar, ülkemizde cumhuriyet ile birlikte "cahilleri adam etme", "Türk aydınlanmasını sağlama" gibi misyonlara büründü ve bu büründükleri zırh zaman geçtikçe devlet ideolojisi ile içi içe geçtikçe daha da kalınlaştı.

Son yıllarda oldukça popüler olan kavramlardan biri olan "O kadar cahilsin ki…" kavramı, aslında ulus devletin yarattığı entelektüellerin bize armağanı. Halkı okuduğu kitap sayısına göre değerlendiren, onların düşüncelerini, hayat biçimlerini anlamayı asla kendine dert edinmemiş entelektüellerimiz, sistemin kendine verdiği rolü çok iyi bir şekilde oynamakta.

"Ama kaç tane dil biliyorlar, en prestijli okullarda okumuşlar"

Evet, birden fazla dil bilmesine zekâsına, çabasına, çalışkanlığına sözümüz yok ama sözün gücü anlaşılır olmasıdır. Benimle benim dilimden konuşmadığı sürece, televizyon pogramlarında kendisi gibi (Dr. İsmail Beşikçi’nin deyimiyle "aydıncıklarla") isterse sabahlara kadar konuşsun halktan biri olamayacak, onların dertlerine çözüm bulmak için elini taşın altına koymayacak. Kelime anlamıyla "anlamak", "anlayış göstermek" olan sözcük, bu topraklarda "anlayış göstermeme, anlamama, uzak kalma" olarak tanımlanmalı. Entelektüellerimiz yarattıkları sistemde, sistemin en önemli savunucuları oldukları için sistemi rahatsız edecek, oligarkları kızdıracak kelimeler etmekten oldukça uzaklar. Entelektüel, birebir sorunların içinde yer almadığı sürece problemleri bilemez; ancak o sorunlarla boğuşan insanları anlayabilir. Hem entelektüellerimiz hem de bizler, örneğin Suriye’de savaşın, yoksulluğun, acıların, katliamların içinde büyüyen bir çocuğun duygularını asla bilemeyeceğiz ama onları anlayabilmeliyiz. "Entelektüel" olmak da en azından sözcük anlamıyla da olsa bunu gerektirir.

Türkiye’de entelektüel yok, "devlet entelektüelleri" var. Entelektüel toplumu rahatsız etmeli, siyasi düşüncesi iktidarda olsun ya da olmasın sürekli muhalefet yapmalı, daha iyi için düşünce üretmeli, çabalamalı. Bizim entelektüellerimiz siyasi iktidarlardan görev almayı, bu görevleri yerine getirmeyi çok seviyorlar. Bunun en son örneklerini, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzası ile yayımlanan Cumhurbaşkanı kararı ile Cumhurbaşkanlığı politikalar kuruluna atanan 9 "entelektüelimizde" gördük.

Resmi tarihin en büyük iki kalemi İlber Ortaylı ve Murat Bardakçı, bu kurullarda kendilerine yer buldular. Neo-Kemalist Türkiye’nin en önemli düşünce adamlarından, büyük entelektüel, yürüyen kütüphane, halka sürekli cahil diyerek aydınlanmacılık taslayan, bir günden bir güne sisteme tek kelime etmemiş, bir gün tırnağı taşa değmemiş; emekçinin, halkın, ezilenin yanında olmaktansa her devrin adamı olarak herkese mavi boncuk dağıtmış olan  İlber Ortaylı, Mustafa Armağan'ın bir televizyon programında Atatürk ile ilgili sözlerine (O kişinin düşüncelerine katılırsınız, katılmazsınız o ayrı bir konu; ancak kişiye üsttenci bir bakış açısıyla hakaret edemezsiniz) şu yanıtı vermişti:

- Bunlar cahil adamlar, ne bilirler tarihi. Bir b*k bildikleri yok. Ne okuyacak ne bilecek. Allah’ın hödüğü, suratına baksan halde turp sattırmazsın. Bu adamlar zamanında kadınlarla iyi ilişkiler kursaydı, böyle olmazlardı.

Kendisi gibi düşünmeyen bir kişiye fikri cevaplar vereceğine onu aşağılayan kelimeler kullanmak ne kadar "entelektüelce" bir tavır.

Diğer bir "halkı aydınlatma misyonu" sahibi olan entelektüelimiz Celal Şengör de insanları işkence tezgahlarından geçiren, bir nesli ortadan kaldıran, yaşlarını büyütüp de insanları idam sehpalarına yollayan diktatör Kenan Evren için "Kenan Evren’in yaptığı her şeyi istisnasız onaylıyorum, insanlara dışkı yedirmek işkence değil. Onun yaptığı her şey demokrasiyi kurtarmak içindi" demişti; hatta son yaptığı açıklamada kendi dışkısını yediğini de beyan etti.

Kendi dışkısını yemesi kendi tercihidir, bu bizi ilgilendirmez, saygı duyarız. Ancak binlerce insanın geçtiği işkence tezgahlarını savunmak, insanlık onurunu ayaklar altına alan bir işkence yöntemini savunmak ne kadar da entelektüelce, aydınca bir tavır?

Habertürk’te yayınlanan 2 Mart 2016 tarihli Teke Tek adlı programda "Türkiye’de su sorunu var mı? Türkiye’de kuraklıklar yaşanacak mı?" gibi konular konuşulurken, "Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun en önemli su rezervleri Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki bölgede" sözü üzerine "Kürdistan neden kurulmak isteniyor anlıyor musunuz?" diyerek toplumun sorunlarından ne kadar uzak; birden fazla boyut içeren, yıllarca insanların üzerine yazıp çizdiği kafa yorduğu bir konuyu "sudan" sebeplere bağlayarak bizlere "Bu mudur yani hocam? Bu analizi ben sokakta da duyuyorum. Sizin daha farklı şeyler söylemeniz gerekmez mi?" dedirtti.

Burjuva entelektüelliği budur. Sistem gibi düşüneceksin, yaratılmak istenen rol model gibi giyineceksin, yaşayacaksın ve bunun karşılığını da alacaksın. Entelektüel olmak, ille de dış görünüşün belli bir prototipe uymasını gerektirmez. Entelektüel bir insan "sıradan" bir insan gibi de giyinebilir. Chomsky, Foucault bunun en büyük örneklerinden.

Entelektüel işçi eylemlerine de katılmalı, öğrencilerin yurt, yemekhane protestolarına da. Anadilde eğitim isteyen insanların da yanında yer almalı, HES projesine karşı çıkan yöre halkının yanında megafonu tutan kişi de olmalı. Otoritenin, egemenlerin, iktidarların karşısında yer almalı.

Paris sokaklarındaki protestolarda, bir elinde megafon, Jean-Paul Sartre'la birlikte olan Michel Foucault gibi olamasalar da, bizim entelektüellerimiz en azından çok az da olsa sisteme, düzene bir iki söz söyleyebilmeli.

Bunları yapabilen entelektüellerimiz yok mu? Tabii ki var. Onlar eşit yurttaşlık umudumuzu tutsak eden bu halklar hapishanesinden kapalı cezaevlerine haksız, hukuksuz bir şekilde gönderilerek tutsak edildiler. Onlar şu an barış istedikleri için, insanlar ölmesin dedikleri için üniversitelerinden uzaklaştırıldılar ve işleriyle, ekmekleriyle tehdit edilen bu entelektüellerimizi susturabileceklerini, kendi aydıncıklarından gördükleri "itaati" bu insanlardan da görebileceklerini sanıyorlar. Oysa bu insanlar yaşamın her alanında; fabrikada, kahvehanede, inşaatta, okulda, sokakta, tiyatroda mutlu yarınları ve mücadeleyi örgütlemekle görevliler. Eğilmeden, bükülmeden sisteme söz söyleyebilen entelektüellerimiz yaşamın her alanında; selam olsun onlara.

Şafak Ayhan

[email protected]


Bültene kayıt ol