Rosa Luxemburg: Mücadele dolu bir yaşam

09.01.2020 - 14:27

Meltem Oral, uluslararası sosyalist geleneğin özgün ve yaratıcı ismi Rosa Luxemburg'un hayatını ile fikirlerini anlatıyor.

Rosa Luxemburg 1871’de, Rusya Polonya’sının küçük bir kasabasında doğdu. Küçük yaşlarda çeşitli dergilerde edebiyat üzerine yazıları yayınlanan Luxemburg, Alman İmparatoru’na karşı şiir yazdığında on üç yaşındaydı. On altı yaşında Polonya’daki yasadışı bir örgütün militanı olarak polis tarafından aranıyordu. 1889’da saman yığınının altında sınırdan geçerek İsviçre’ye gitti ve bir yandan üniversite öğrenimini tamamlarken diğer yandan kendisi gibi mülteciler arasında siyasi faaliyetlerine devam etti.

Yaşamının büyük bir kısmında Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD)’nin üyesiydi. Almanya’ya gider gitmez parti liderliğiyle girdiği polemikler hızla dikkatleri üzerine çekmişti. Üç kez hapse girdi. Mahpusluk koşullarında bile yoldaşları dahil herkesi eleştiri süzgecinden geçiren yazılarını yazmaya devam etti. Reformizm, kitle grevi çalışmaları başta olmak üzere, Lenin’le devrimci partinin rolüne dair polemikleri, iktisadi kurama katkıları zamanın en büyük tartışmalarını başlatmakla kalmadı günümüze kadar sosyalist geleneğin ilkelerini şekillendiren referanslar oldu.

Birinci Dünya Savaşı başladığında SPD’nin milliyetçi savlarla savaşa destek vermesi üzerine Karl Liebknecht’le Spartakist Birlik’i kurdu. 1919’da nazizmin nüvesi Freikorps paramiliterleri tarafından, SPD’nin emriyle kafası dipçikle ezildi, dövülerek öldürüldü. Cesedi aylar sonra nehirden çıkarıldı.

Luxemburg’un Marksizmin Marx’tan sonraki en büyük beyni olarak nitelendirilmesine neden olan teorik katkılarının önemi oldukça büyük. 

“Yaratan kitledir”

Statik bir marksizm anlayışı olmayan Luxemburg’un teorik yaklaşımı, dönemin sınıf mücadelesine dayanıyordu.  Rosa Luxemburg’un kitlelerin kendi öz eylemliliğine duyduğu güven Stalinizm tarafından sıkça çarpıtılmıştır. Lenin ile yaptığı parti tartışması üzerine Stalinist tutum, Luxemburg’un eleştirilerinin kaynağı olan toplumsal koşulları dikkate almak yerine onu partinin önemini anlamamakla suçlamıştır. Halbuki Rosa Luxemburg hayatı boyunca örgütlü bir sosyalistti. Partinin hareketin siyasi öncülüğünü üstlenmesi gerektiğini söyledi hatta bunun bedelini hayatı ile ödedi. 1905’te Rusya’daki kitle grevine dair yaptığı tespitlerin ardından, 1917 Rus Devrimi’nde de 1918 Alman Devrimi’nde de tarih Rosa’yı reformizm tartışmasında haklı çıkaracaktı. 

1905’te Rusya’da işçiler kendiliğinden kitlesel greve çıktılar. Mücadele ekonomik taleplerle başlamıştı ama hızla Çarlığa karşı politik talepleri içeren bir harekete dönüştü. İşçiler kendi öz örgütlenmelerini, sovyetleri 1905 sürecinde oluşturdu. Luxemburg 1905 Devrimi’nin ardından Kitle grevi, parti ve sendikalar broşüründe işçi sınıfının devrimci dalgalanmalarında önünü kesen parti bürokrasisi yerine, kitlelerin gücüne güvenmek gerektiğini anlattı. Sendika ve parti liderliğinin tutuculuğunu yıkabilecek güç sınıf mücadelesinin kendisiydi. Kitle grevlerinin egemen sınıfın hareketi bölen fikirleriyle hesaplaşmak için de önemli bir araç olduğunu anlattı. İşçi sınıfının kitlesel grevlerinin ekonomik ya da politik taleplerle başlayabileceğini ve hızla diğerine dönüşebileceğini vurguladı. 

Rosa Luxemburg işçi sınıfına hata yapma payı tanınması gerektiğini, bunun sınıfı geliştireceğini anlatıyordu. Her şeye kadir bir parti merkez komitesinin tutuculaşacağına ve hareketi boğarak “aydınların egemenlik hırsına teslim edeceğine” dikkat çekiyordu. “Başlangıçta eylem vardı” dolayısıyla hareketin, parti önderliği tarafından icat edilen değil kendiliğindenliğin ürünü olduğu görülmezse, parti sınıfın gelişimine ayak uyduramaz diyordu. Parti merkezinin sınıftan kopuk olmasının yaratacağı tehlikelere işaret ediyordu. Tüm uyarılarına rağmen bir devrimci partinin rolünün hareketin siyasi öncülüğünü üstlenmek olduğu konusunda nettir. Alman Devrimi’nin yenilgisi gibi tarihteki birçok örnek işçi sınıfının öncü güçlerinin, toplumun çoğunluğunun genel çıkarları için mücadelesini örgütleyeceği bir devrimci partinin önemini göstermiştir. Rosa Luxemburg Bolşeviklere yönelik her türlü eleştirisine rağmen 1917 Ekim Devrimi gerçekleştiğinde “onlar ilk cesaret edenlerdi” diyerek “gelecek her yerde Bolşevizmin” vurgusunu yapmıştır.

Savaş karşıtlığı

Lenin için 1914 Ağustos’u sadece savaşın başladığı tarih değil, Alman sosyal demokrasisinin işçi sınıfına ihanetinin tarihidir. Sosyal Demokrat Parti “Bizler, tehlike anında anavatanı yüz üstü bırakıp gidecek insanlar değiliz” diyerek, ülkelerin işçi sınıflarını birbirine kırdıran savaş politikalarına onay verdi. Parlamentoda savaş kredileri oylamasında aleyhte oy veren tek sosyalist milletvekili Karl Liebknecht’ti. Savaşın ilk yıllarında savaş karşıtlarının sesi oldukça cılızdı. Milliyetçi, şovenist propaganda dalgası karşısında Rosa Luxemburg büyük bir karamsarlık içindeydi. Yoldaşı ve yakın dostu Clara Zetkin’le beraber muhalif parti yöneticilerine, milletvekillerine yaptıkları savaş karşıtı çağrıların geri dönüşü saf bir milliyetçilik olmuştu. Zetkin ve Luxemburg neredeyse intiharın eşiğine gelmişti.

Sonraki yıllarda savaşın yarattığı yoksulluk, açlık ve cepheden gelen asker cesetleriyle birlikte yurtsever propaganda yerini savaş karşıtı seslere bırakmıştı. Gösteriler kitlesel grevlere dönüşüyordu. Askerler işçi-asker konseylerinde örgütlenmeye başladılar. Parti içindeki bölünme keskinleşmişti. Luxemburg ve Liebknecht önderliğindeki Spartakist Birlik krizi derinleştirmek için yoğun bir propaganda yürütüyordu. “Esas düşman içeride” diyerek, kitleleri kendi egemen sınıflarıyla savaşmaya çağırıyorlardı. İşçi ve askerler imparatorluk sarayını işgal etti. İşçi sınıfının geniş kesimleri, Spartakistlerin sloganlarıyla sokağa çıkmalarına rağmen SPD’yi hâlâ kendi temsilcileri olarak görüyordu. Spartakistlere göre bir ayaklanma için henüz erkendi ve bir işçi hükümeti iktidarda kalamazdı. Buna rağmen sokaktaki kitlelerle birlikte ayaklanmanın içinde mücadele ettiler ve SPD’nin silahlı birliklerince vahşice öldürüldüler, hapsedildiler, işkence gördüler. 1918’de Almanya’da yaşananlar, devrimin yenilgisini ve yenilginin bedelini kavramak, nazizmin yükselişini yanıtlayabilmek için oldukça önemli. 

Meltem Oral

[email protected]

(Sosyalist İşçi) 



Bültene kayıt ol