Fatma Akdokur

Fatma Akdokur son yazıları

18.06.2019 - 10:20

“Büyük Buluşma”

Dün akşam ben de İstanbul’da yaşayan – belki Türkiye’nin dört bir tarafında demeliyim-  birçoklarından biri olarak ekran karşısındaydım. Öncesinde bazı TV kanallarında yapılan  “bugün uygun muydu” sorusuna dair yorumlardan izlenme oranının pek de beklendiği gibi olmayacağı yönündeki öngörüyü yalanlarcasına, ertesi gün “cadde ve sokaklar boşaldı” yorumunu görmek beni daha bir derinden yaraladı. Zira program bitip “Büyük Buluşma” sona erdiğinde hissettiğim, acı bir burukluktu. Yatakta sağa sola dönerken istemsizce “Türkiye bunu hak etmiyor” sözleri dudaklarımdan döküldü.

Neydi beni bu kadar rahatsız eden? Neydi içimde, her gün yeniden derin bir soluk alıp yeşertmeye çalıştığım “umud”u yılgınlığa evrilten? Evet, üstelik ekranda kimse kimseye hakaret etmemiş, bardak fırlatmamıştı. Hediyeleşmeler, çay davetleri, aile fotoğrafı… Bu değil miydi beklediğimiz; terör suçlamalarının gırla gittiği (…”terör örgütü aday göstermiyor”…  akla mukayyet!..), “beka –k’si kalın veya ince fark etmez –” kaygısıyla ensede boza pişirildiği, son zamanlarda  ana yüreklerinin yine yangın yerine döndüğü, etrafta zehirli sarmaşık gibi hız kesmeden yayılıp yükselen ama bir şekilde “yatay mimari(?)” uyarısının yapıldığı (!) ve mutfaktan ise hiç ses soluk alınmadığı gerçek yaşamın yükünü biraz olsun hafifletecek şirinlikler…

Eğri oturup doğru konuşacaksak, -gerçi son günlerde “doğrucu Davut’luğun da günah olduğunu okumuşken bu nasıl olur bilmem ama-, bir yerde bir yanlışlık olmalı. (Tabii bu, İstanbul seçimlerinin iptali için büyük gayretin (!) sahibini hatırlatır bir cümle olduysa da …) Ben ne siyaset bilimciyim ne de günün sıcak gündeminin yangınında kavrulan bir gazeteci; sahi nerede bu işinin erbabları (kadrolu yorumcu korosu değil, aradığım)? Ben, hasbelkader İstanbul’a yerleşmek zorunda kalmış; ikametini de hep “ben İstanbul diye geldim ama, burası İstanbul değil” diyerek ifade etmiş biriyim.

İstanbul ve “zorunda kalmak” sözünü nasıl yan yana kullanabildim! Demem, “İstanbul, sevgilim” diyen şairin, “hadi bana güzel bir şey söyle no’lur” yakarışının karşılıksızlığına mahkûm gidişatını izlediğim bir İstanbul için. Ekran karşısındaki varlığım da tam buna müncer.

Üç saat sürmüştü, beklenen buluşma. Evet, bugüne değin bir şekilde ifade edilegelen sözler, vaadler tekrarlanıyordu: Mevcut yönetimin sorgu sual bilmez, şeffaflıktan uzak gider ve harcamaları şeffaflaştırılacak, israf önlenecek ve bütün bunların neticesinde sosyal sorumluluk bağlamında “yoksulluk sınırının altında” yaşayan insanlarımıza biraz olsun soluk aldırılacaktı. Kadınlar, çocuklarıyla daha rahat seyahat edebilecekti. Öğrencilerin cebi biraz daha para görebilecekti, vs. vs. Asla önemsizleştirmek değil maksadım, İmamoğlu’nun vaadlerini; bilakis altı çizilenleri bir şekilde hatırla(t)mak.

Yıllardır İstanbul yönetimi ve icraatlerinde bir şekilde “iltisakı” olan ve “yaptıklarının yapacaklarının garantisi için” yeter olduğunu hem bilbordlarda hem de ekranda tekrarlayan Yıldırım ise, ellişer bin istihdam yaratacak iki devasa yatırım ve dahi ellerindeki telefonların, odalarındaki bilgisayarların esaretinden kurtarılamayan gençleri daha bir sanal dünya mahkûmu haline dönüştürücü, onu pekiştirici bir 10 GB internet vaadinden öte bir şey söyleyemeyerek, anne-babaların kaygısını çoğalttı.

Her iki adayın vaadleri ağırlıklı olarak “maddi” değerler üzerindendi. Gençlerle “kankalık”  internet ile, abilik ise cep harçlığı ile karşılık buldu. İmamaoğlu’nun söz arasında, az da olsa altını çizmeye çalıştığı “hak, hukuk, eşitlik, adalet, erdem”  gibi değerlerin ise nedense rakip tarafta en küçük bir yankısı olmadı. “Önce ahlâk ve maneviyat” sloganının omurga teşkil ettiği bir gelenekten kopup gelenlerin, nasıl da bu değer dünyasına ait sözleri ağza alamaz hâle geldiklerini görmek, ekran karşısındakileri acı acı tebessüm ettirmiştir, sanırım.

Duyulması beklenir edebiyat, tarih, kültür ve sanat dünyasına dair en küçük bir yaklaşım, değerlendirme ve eleştirinin tuhaftır, ne soru olarak ne de satır arasında bir imasına dahi rastlamamak da “kadim şehir” İstanbul ve İstanbul’da yaşayanlar için nasıl bir talihsizliktir, tarifi bile zor. Nerdeyse her mahallesinde bir üniversitenin bulunduğu bu koca kentin gençleri, çocukları, kadınları ve erkekleri hangi “üniversal insanlık” değerlerini görüp, duyup müzakere ve deneyimleme imkânını nasıl ve nerede bulacaklar? Ne hazindir ki, beton yığınlar arasında sıkışan ve bir kısmı bu yığınları üs tutmuş üniversitelerin “müşterileri” zihin ve gönül sağlıklarına yönelik tek bir cümle duyamadılar.

Her şeyin “ dünyanın en büyük falanı, filanı” denilerek “varmış” gibi kılındığı “yatırımlar”a ve bir türlü hayata/İstanbul’a dokunmayan, insanı yaşatmaya imkân vermeyen trafik yoğunluğuna dair ise yeni ve yeniden hercü merci arttıracak yol yapımları çare gibi sunulmaktan kaçınılmadı. Üstelik babaların eve bir “yarım saat”(!) daha erken ulaşma sözüne eşlikle. Anneler mi, onlar mis gibi evlerindeler, zaten…

Daha iktidarlarının erken zamanlarında “inşaat ya Resulallah” kapak manşetinin atılmasına sebep politikaların sahibi iktidar partisinin adayı Yıldırım, “yüksek yapılar(?)”ın yapıldığı ilçelerin ağırlıklı olarak İmamoğlu’nun partisine ait olduğu iddiasında bulunurken, karşı taraftan bu iddiasına hiçbir cevap ve ilgi görmemenin rahatlığındaydı. Bu rahatlığın sebebi, bu işlere devamın garantililiği miydi, yoksa eğer seçilirse İmamoğlu’nun da inşaat tröstleriyle aynı yolun yolculuğu konusundaki öngörüsü müydü, bilinmez.

Mülteciler ise yalnızca yarım yamalak “hukuksal” bir tanımın içeriğinden müzakere edilirken, İmamoğlu, bir “özel” masa kurma planlarından söz etti. Yıldırım’ın, zaten bir kısmının “geri dönüşüm koşullarına” bağlı olarak gittikleri, diğerlerinin ise “Fırat’ın doğusunun temizlenmesi ile (?) oraya gönderileceklerini” söylemesi, rakibinin hiç de dikkatini ve ilgisini çekmedi. Önceki seçimlerde İstanbul’da Millet ittifakı içinden bir partinin adayının Aksaray’ı Suriyelilerden “temizleme” vaadi, sanki bu defa Cumhur ittifakı adayının genel bir “temizlik”vaadine dönüşmüştü. Mülteciler, göçmenler, sığınmacılar veya bir şekilde yol bulup gelenlerin “yuvası” olmaya yazgılı bir coğrafyanın kaderine talip olanların, tam da “Dünya mülteciler günü” arefesinde konunun ne kadar künhüne vakıf olmaktan uzaklıklarını gösteren yaklaşımlarını görmek yürek burktu.

Peki ya Kürtler? Bütün bir toptancılığın ve pembe sözcüklerin arasında,  her iki tarafın da “cısss” olma ve bilhassa oylarını da kaybetmeme kaygısıyla es geçtiği bir mesele olarak, yine görmezlikten gelindiler. Zihnime üşüşen, bir romandaki şu sözler oldu: “Korkarım bir gün beyazlar sevgiyle dönüp geldiklerinde siyahları nefrete dönmüş bulacaklar.” İçimi acı kapladı.

Son sözüm, İstanbul seçimlerine ve adayların “kim”liğine bu kadar mı önem veriyorsun da, bu “Büyük Buluşma” böylesine zihin ve gönül yorgunluğuna sebep oldu, diye sorabilecek dostlara. Yorgunluğum, şu dünya ve medeniyetler şehrine “artık yapılamaz” şeylerden söz edilmemesi karşısında yaşadığım hayal kırıklığından. Dahası, kendime, bütün sevdiklerime, değer verip kıymetinin bilinmesini istediğim şu “emanet” şehre ve yaşayanlarına dair endişemden. Saygı ve “değer”in, umudun endişeye galebe çalabildiği günler dileğiyle…

Fatma Akdokur

(Adalet Zemini)


Bültene kayıt ol