(Seçtiklerimiz) Roni’den beklenen şaka

13.08.2023 - 11:00
Haberi paylaş

2005 yılında Hasnun Galip Sokak’taki yere taşındıktan sonra kimi zaman sabaha kadar süren sohbetler oluyordu Bitap Sahaf’ta… İşte öyle gecelerden birisinde, gece yarısından sonra, oturduğu meyhaneden sigara içmek için dışarı çıkan Roni ışığı görüp içeri girmişti: “Bu saatte açık bir sahaf nasıl oluyor?” diye sorarak…

Sigara yasaklarının ilk günleri olduğuna göre, 2009’un Ağustos ya da Eylül’ü olmalı… O ilk gece birkaç saat kalmıştı yanımızda da meyhanedeki arkadaşları merakla sokakta aramaya başlayınca o kadar zaman geçtiğini anlamıştık…

İlk baskı şiir kitapları topladığını söylemişti, eh bende de çokça vardı.. Ne ki Roni’nin ilgilendikleriyle benim ilgilendiklerim çoğunlukla çakışıyordu da kitabı gösteriyor ama, satmıyordum… Kitapla ilgili bir hikaye anlatınca, alamamaktan kaçan keyfi yerine geliyordu.. 

Oktay Rifat’ın Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler‘inin ilk baskısını gösterdiğim zaman çok şaşırmıştı, kendisinde de ilk baskısı vardı ama, bu o değildi.. Hikayesini anlatınca “harika yahu!” diye bağırmıştı… R’leri tam telaffuz edemeyişi ve gür sesi unutulmaz…

Bir başka gün Sait Faik’in Medar-ı Maişet Motoru‘nun imzalı, ilk baskısını gösterirken: “Kitap ilgini çekmez ama hikayesini anlatayım istersen” demiştim… Kitap da ilgisini çekiyordu elbette ama hikayesinin daha hoşuna gideceğini biliyordum… 

Sık sık uğrardı Bitap’a ki uzun bir süre sonra özellikle çarşambaları geldiğini fark ettim… Meğer Robert Kolej’den arkadaşı Osman Tümay ile buluşurmuş her çarşamba… Sanırım o çarşambalardan birisiydi, Bitap’ın merdivenlerinden çıkarken konuşmaya başlamış “bana bu hikayeleri yazsana” deyivermişti de aval aval bakışım karşısında açıklamıştı: “Anlattığın kitap hikayelerini yaz da Altüst dergisinde yayımlayayım.”

Hikayeler genelde kısaydı, o yüzden farklı hikayelerle birleştirip yazıyordum zaten… Dosyamın ismi Kahraman Okur Süper Editöre Karşı’ydı… Roni’nin isteği karşısında dosyayı ayırarak hikayeleri tekrardan yazmaya başladım, böylece 2012 yılında yazılmaya başlandı Kitap Hikayeleri… Bir kısmı Altüst‘te yayımlandı ama, benim savrukluğumla ancak bu yıl tamamladı… Her yazıyı ilk Roni’ye gönderiyordum ki kitap halini de ilk Roni inceledi, düzeltti, ekledi, çıkarttı… 

Bir tek “kitabın adı başka bir şey olmalı” önerisini kabul etmedim, “Kitabın adı, içeriğini en iyi şekilde tarif etmeli, alengirli bir isme gerek yok” diye yanıtlayarak… “Mantıklı” dedi ama, birkaç ay sonra yayımlanacak Kitap Hikayeleri’ni göremeyecek Roni…

Bir başka gün, gene merdivenlerden çıkarken konuşmaya başlayıp “Hadi hemen çekelim” diye girmişti Bitap’tan içeri.. Bu sefer ne olduğunu biliyordum, şiirlerini seslendirecekti.. Şair dostlarıma, şiirlerini seslendirmeleri ve onları kurmayı düşlediğim Şiir Televizyonu’nda yayımlamayı öneren e-postalar göndermiştim… Birkaç kişiden yanıt gelmişti sadece ama, Roni’nin çok hoşuna gitmişti proje, yanıt vermek yerine koşarak gelmişti… Ne ki henüz akıllı telefonlar hayatımıza girmemişti, teknoloji cahili bizler için o kadar kolay değildi bu çekimler… Sonrasında ise ihmalkarlık, unutuldu gitti Şiir TV…

Pandemi sırasında Burgazada’da kalmayı tercih etmişti Roni, ben de online imza günleri yaparak pandemide Bitap’ı ayakta tutmaya çalışıyordum.. İlk imza günlerinden birisini de Roni ile yaptık, kitapları Burgazada’da bir öğlen rakısı eşliğinde imzaladı ki gün bitti, muhabbet bitmedi, son vapuru yakalamak için koşarken öğlen rakılarını tekrarlamayı konuştuysak da sadece bir kere daha gidebildim…

İmza gününe fazladan kitaplar götürmüştüm, ithafsız imzalar attı onlara… Akşam olmuş, ay çıkmıştı, “bak bu kitabın son iki dizesine” dedi ve Vay Vay’lı bu imzayı attı… Kitabın son iki dizesi şöyleydi:

ve bir şeyler anlatırmış gibi hararetle Doğan’a,
farkında bile olmadan, öleceğim heyecanla.

Önce Sait’e gidelim demiştik rakılı imzaya oturmadan; yol üstünde annesine de uğradık.. Bahçedeki bir çiçeği gösterdi, “bak telgraf çiçeği bu.” dedi.. O günden sonra her yerde karşıma çıktı telgraf çiçeği, annemin balkonunda bile varmış…

Kısa kısa Bilim Şiirleri yazıyordu bir süredir ve bir kitap bütünlüğüne ulaşmak üzereydi.. Bir sayfada şiir olsun istiyordu bir sayfada da grafik çizimler… Arkadaşım Turgut Yüksel’in çalışmalarını gösterdim, hoşuna gitti… İkisini tanıştırmak için buluştuk Burgaz’da öğle rakısında… Yayınevi telif öder miydi bilmiyordu ama, çizimleri o kadar beğenmişti ki kendi telifinden vazgeçmeyi bile düşünmüştü…

Behçet Hastalığı

Garip adammış Behçet Bey!
Allah’ın belası bir hastalığa
Kendi adını takar mı insan?
Düşmanının adını taksana!

Bilim şiirlerinden başka bir şiir dosyasını da tamamlamıştı… Son konuşmalarımızdan birisinde “dosyanın adı Harfiyat Kamyonları olmalı” demiştim de “Öyle olacak” demişti… İstanbul sokaklarında dolaşan hafriyat kamyonlarında denk gelen harf hatası iki şiir yazdırmıştı, kitaba adını veren şiir uzun olandı, ikincisini ilk kemoterapisinden sonra yazmış ve eklemişti: “Harfiyat Kamyonları şiirinin küçük çocuğu (birkaç tane daha böyle çocuk olacak)” Şiirlerinin öncelikle dergilerde yayınlanmasını isterdi, eh Avlaremoz Roni’nin de yazdığı bir yer olduğu için sanırım küçük çocuğu burada yazmama kızmaz:

Ö ve Ü

Harfler döküldü hızla giden kamyonun kasasından,
uçuştular soğuk rüzgârda yerlerini arar gibi bir süre,
yol kenarına yığıldılar sonra. Bir ö çarptı gözüme,
ardından bir de ü gördüm. Dönüp sırtımı yürüdüm.
Bildiğim bir şeyin gerek yoktu altının çizilmesine.

Üçüncü yayımlanmamış dosyası da polisiye hikayelerdi… Pandemi sırasında öylesine yazmaya başladığı hikayeler biriktikçe hoşuna gitmeye başlamıştı… Bu yüzden polisiye hikayeler okumaya karar vermişti… Elbette ki çevirilerinden değil İngilizce asıllarından okuyordu… Çok kısa zamanda okunan o kitapların fiyatları da yurtdışından geldikleri için oldukça yüksekti ama, hiç şikayet etmedi ve unutamadığım şu cümleyi kurdu: “Hayatım boyunca kitaba ve içkiye harcadığım paraya acımadım.” 

Hava güzelse pazar günleri Beşiktaş’ta Ihlamur Kasrı’nın karşısındaki Barış Parkı’na götürüyordum Şiir Deniz’i, oynaması için… Roni’nin evi çok yakındaydı, müsait olduğu zamanlarda gelirdi… Konyaklı kahve ya da buz gibi limonçello içerdik… Parkın karşısında yükselen binaların çatıları bir polisiye öykü yazdırmıştı, ertesi hafta kahkahalarla anlatmıştı…

Bu projelerden Everest Yayınları’nın haberi yoktu çünkü kırgındı… Birkaç yıl önce yönetim değişmişti ve yeni gelenlerden kimse aramamıştı Roni’yi… Kendisinin aramasını da doğru bulmuyordu… Sırf bu yüzden Bugün Pazar Yahudiler Azar‘ın yeni baskısı için yazacağı önsözü bile yazamıyordu…

Evinin duvarları tablolarla, cam altlarıyla ve kitaplarla doluydu… Eski olan şeyleri seviyordu, bir kenarda eski bir boyacı sandığı vardı… Üzerinde rakı markası yazılı objeler koleksiyonu bir çekmecedeydi ama, tuvaletinde eski WC afişlerinden tutun da sabunlara reklamlara kolonyalara ufak bir tuvalet müzesiydi keza mutfağı da o şekilde döşenmişti… Salonda eski bir desen vardı, satan kişi “bir derginin bir mayıs kapağı orijinali” olduğunu söylemiş… Görsel arama yaparak, hangi derginin kapağını bulduğumda çok şaşırmış ve sevinmişti… Bir başka akşam kısa süre önce aldığı Nalan Yırtmaç’ın bir kolajı çok beğendiğini anlatıyordu… “Ben bunu biliyorum” dedim, ama nereden olduğunu anımsayamayınca gene görsel arama marifetiyle buldum: Hacer Foggo’nun 2022’de Doğan Kitap’ın yayımladığı Yoksulluk Günlükleri Askıda Hayatlar kitabının kapağıydı ve satın aldığı sırada bunu söylememişlerdi… Söyleseler belki almazdı, bu sefer de üzülmüştü…

14 Mayıs 2023’de, oy vermeye giderken uğrayıp aradığı bir kitabı bırakmıştım… Tosca operasıyla ile ilgili ufak bir kitapçıktı… 2019’da yazdığı Nâzım Hikmet ve Tosca adlı bir makalede şöyle yazmıştı: “Nâzım’ın İpek Film için senaryolar yazdığını ve/veya tercüme ettiğini ve bu arada Tosca operasını da Türkçeleştirdiğini okumuştum. Bu bilgiyi kovalamanın, Tosca’yı Nâzım’ın dilinden okumanın ilginç olacağını düşünmüş ve bu düşünceyi ‘sırası gelince ve ömür vefa ederse yapılacaklar’ listesine eklemiştim.” Kitaplarla birlikte sahnelenen operaların broşürlerini de topluyordu ama ne yazık ki ömrü vefa etmedi…

15 Mayıs’ta seçim sonuçlarını konuştuk, 18’inde buluşalım mı diye sordum, arkadaşlarıyla Moda’da rakı içmeye gidecekmiş… 19 Mayıs’ta Harfiyat Kamyonları‘nın son halini gönderdi, sanki olacakları tahmin etmiş, dosyasını emanet etmişti çünkü 23 Mayıs’tan sonra bir daha haber alamadım… Telefonunu ara sıra açtığı belli oluyordu ama açık yakalayıp konuşamadım… Osman Tümay’dan hastaneye yatırıldığını öğrendiyse de bir arkadaşım hastaneden ‘hasta gizliliği’ nedeniyle bilgi alamadım… Çıkınca arayacaktır hemen diye beklediysem de kötü haber tez duyuldu…

İki Kentin Öyküsü şiirindeki “Bir gün babam “Sıkıntılıyken içki içme” demişti, / “keyifsizken daha kötü eder insanı içki”. Haklıymış” diye iki dize geldi aklıma… 19 Temmuz akşamı birkaç arkadaş toplandık Roni için, gece yarısından sonra sol elimde bir uyuşma başladı hala geçmedi…

Bunları bir araya getirmeye çalışırken, aramızdaki yazışmalardan yardım almak için baktığımda “son görülme 03.08.2023, 12:04” diye gördüm.. Yoksa bu ölüm Roni’nin yaptığı bir şaka mı?.. Lütfen öyle olsun!..

M. Şeref Özsoy

Fotoğraf: Murat Erkman

(Avlaremoz)

Bültene kayıt ol