(Dosya) AKP ve devlet ittifakı krizde

04.07.2020 - 08:19

Türkiye başkanlık sisteminde ikinci yılını doldurdu. Başkanlık sistemine geçilen Nisan 2018’den beri işler her alanda daha da kötüye gidiyor. 

Tek adam sistemi, kararların tek adam tarafından alınıyor olması; her alanda hantallık, yanlış kararlar alma, sonra bunları düzeltmeye çalışma şeklinde devam ediyor. Yönetimde akraba kayırmacılığı, ayrımcılık, adaletsizlik, hukuksuzluk almış başını gidiyor. 

Krizin faturası işçilere, yoksullara yüklenmeye çalışılıyor

Türkiye ekonomisi salgın başlamadan önce de zor durumdaydı. Merkez Bankasının 40 milyar TL’lik ihtiyat akçesine hükümet tarafından el konulmuştu. Her ay bütçe açığı katlanarak artıyordu. Salgınla birlikte ihracat durdu, turizm durdu, havayolu taşımacılığı durdu, perakende satışlar durdu, AVM’ler, fabrikalar kapandı, 7 milyon işsize 5 milyon kişi daha eklendi. 

Piyasadaki TL miktarı yüzde 58 arttı, her hafta piyasaya 5 milyar TL sürülüyor. Enflasyon, pahalılık resmi olarak yüzde 12, gerçekte ise özellikle gıdada yüzde 50’lerde. Açlık sınırı 3 bin TL’ye yaklaştı. Yaza doğru ucuzlaması gereken tarla ürünlerinin fiyatı sürekli artıyor. Sebze, meyve fiyatları 10 TL’ye yükseldi.

AKP hükümetinin enflasyonu durdurmaya dönük önlemlerinin ne olduğunu sorarsanız yaptıkları şu: Fiyat artışlarını halktan saklamak için TÜİK il müdürlerini görevden almak, yerlerine daha çok söz dinleyecek, rakamlarla oynayacak kişiler atamak.

Son üç ayda, hükümet 370 milyar TL’lik salgın destek paketleri açıkladı. Bu paketlerde, işsizlere ve yoksullara toplam 20,5 milyar TL nakit desteği yapıldı. 20,5 milyar TL’nin 6,1 milyar TL’si aile desteği, 10,6 milyar TL’si kısa çalışma ödeneği, 1,7 milyar TL’si ücretsiz izin desteği, 2,1 milyar TL’si işsizlik ödeneği oldu. Diğer paralar patronlara aktarıldı. Türkiye, sosyal yardımda G20 ülkeleri arasında sonuncu oldu.

Bütün bu süreçte hükümet halka destek olmak yerine, halktan SMS yoluyla para istiyor. Halka yardım etmek isteyen kurumlara, belediyelere engel oluyor. Bir yandan da AKP kamuoyu anketlerinde tepetaklak aşağı gidiyor, oy oranı yüzde 45’lerden yüzde 30’lara düştü.

Türkiye ekonomisi uçuruma doğru gidiyor

Ekonomik krizde uçurumdan aşağı düşmeye başlandığını gören hükümet, “salgın bitti, normalleşiyoruz” diyerek ekonomiyi açtı. Elbette salgın bitmedi, ama hükümetin parası bitti, kasası boşaldı. Yılbaşından bugüne Türkiye’den kaçan döviz miktarı 25-30 milyar dolar civarında. Önümüzdeki birkaç ayda borç ödemeleri ve ithalat için bulması gereken 40 milyar dolar daha var. 

İçerde TL basarak harcamalarını yapmaya çalışan hükümet, TL’deki değer kaybını engellemek için çeşitli ekonomik yasaklar getirmeye çalışıyor. Swap işlemlerini engelledi. Döviz alım satımlarına vergi koydu. Hükümetin bütün bu adımları, Türkiye’nin uluslararası sermaye tarafından “güvenilmez ülke” olarak değerlendirilmesine ve kredi imkânlarının azalmasına hatta yok olmasına sebep oldu. Son olarak uluslararası borsa değerlendirme kurumu MSCI, Türkiye’nin ekonomik değerlendirmelerde bir alt basamağa indirilebileceğini açıkladı. Bunun da en az 5 milyar dolarlık bir kaçışa daha yol açması olası.

Haziran’da Merkez Bankası döviz rezervleri brüt 53 milyar, net eksi 27 milyar dolar oldu. Türkiye ekonomisinin bir yıl içinde ödemesi gereken dış borcu 165 milyar dolar, cari açığı 30 milyar dolar. IMF, Türkiye’yi borç ödemesi konusunda kırmızı bölgede ilan etti.

Türkiye ekonomisinin en çıplak özeti Turkcell’deki hisse satışı oldu. Turkcell’in ortağı İsveç’li Telia Sonora, geçen hafta 1,2 milyar dolarlık hissesini, 530 milyon dolara Varlık Fonuna satıp kaçtı. Yani parasını kurtarmak için yarıdan daha az bir fiyata razı oldu. 

Büyük bir kredi batağı oluşuyor

Bankacılık sektörünün kredi miktarı son bir yılda 2540 milyar TL’den 3220 milyar TL ye yükseldi. Krediler 680 milyar TL arttı, bunun 416 milyar TL’si kamu bankaları tarafından verildi. Bu paralar tamamen piyasaya yeni sürülen, karşılığı olmayan para. Ödenmeyen krediler için kamu bankaları görev zararı yazacak, eksikleri hazine tarafından kapatılacak, yani batık krediler hepimizin cebinden ödenecek.

Batan şirketlere krediler veriliyor. En son taksitini 6 ay önce ödemiş, bir daha taksit ödememiş şirketler kredi alabiliyorlar. Bu şirketler sorunlu sınıfına bile sokulmuyor. 

Uluslararası derecelendirme kuruluşu S&P, Türkiye’de Eylül 2019’da yüzde 10 olan batık kredi miktarının hızla yüzde 20’ye yükselmekte olduğunu açıkladı. Yani bugün itibarı ile 600 milyar TL’den fazla batık kredi var. Oysa Merkez Bankası, batık kredi miktarını 151 milyar TL olarak açıkladı. Bu iki değer, Türkiye’deki yönetimin kamuoyuna olan biten hakkında verdiği bilgi ile dünya kapitalizminin Türkiye’de gördükleri arasındaki farkı net olarak ortaya koyuyor.

̇İşçi haklarına saldırılar artıyor

Neoliberal dönemde, son 40 yıldır, işçi haklarını budamaya yönelik pek çok uygulamaya tanık olduk, yaşadık. Genel Sağlık Sigortası sistemi kuruldu, sağlık paralı hâle getirildi. Özel okulların ve dershanelerin açılması teşvik edildi, eğitim paralı hâle getirildi. Kamu kurumları özelleştirildi, bu kurumların ürettiği pek çok temel mal ve hizmet ücretli hâle geldi.

Esnek çalışma, kısmi çalışma, taşeron sistemi vb. uygulamalarla işyerleri, işçiler bölündü, sendikalar zayıflatıldı. Emeklilik yaşı sürekli yükseltildi, mezarda emeklilik kavramı hayatımıza yerleşti. Bütün bunları son 40 yılda, neoliberal dönemde yaşadık.

Koronavirüs salgını sürecinde halktan toplanan kaynakları patronlara aktaran AKP hükümeti, işçilerin kazanılmış haklarını yok etmek için harekete geçti.

İlk olarak salgın döneminde ücretsiz izne çıkarmayı yasal hale getirdi. Hükümet işten atmayı 3 ay daha yasakladı, ama karşılığında işçinin eline geçecek olan sadece 1177 TL. Böylece patronlar artık ekonomik kriz bahanesi ile işçilerine ücret vermeyi sürekli durdurabilecek. Sigortaları da ödenmeyen işçiler, kendi paraları olan işsizlik fonundan çok sınırlı bir destek alabilecekler. İlerde işten çıkarıldıklarında, ücretsiz izin döneminde aldıkları paralar, işsizlik maaşlarından kesilecek. 

Yine hükümet bir adım atarak 25 yaş altı ve 50 yaş üstü için “belirli süreli sözleşme” kuralını uygulamaya sokmayı planlıyor. Böylece bu yaş gruplarında çalışan yaklaşık 4 milyon işçinin kıdem ve ihbar tazminatları otomatik olarak ortadan kaldırılıyor. İşten çıkarılmaları kolaylaştırılıyor.

Kıdem tazminatı mücadelesi için işçiler birlik olmalıdır

Hükümetin işçi haklarına yönelik en önemli saldırısı ise 18 yıldır planladığı “kıdem tazminatını ortadan kaldırma” projesi. Korona salgını, hükümetin gözünü karartmış gibi. Kıdem tazminatına dokunmaya karar verdi, bu defa ne pahasına olursa olsun bu konuyu halletmek istiyor. Kıdem tazminatının bir kısmının fona devrini kapsayan bir formül üzerinde çalışmaya başlandı. Yasa tasarısı Meclise sunuluyor. 

Hükümetin paraya ihtiyacı var, en önemli kaynaklardan birisi kıdem tazminatları. Türkiye’de işçiler 2019 yılında yaklaşık 65 milyar TL sosyal güvenlik sistemine prim ödediler. Hükümet bu paraya el koymak istiyor. Hükümet, son bir yılda sürekli karşılıksız para bastı, piyasadaki para miktarını yüzde 58 arttırdı. Ama ekonomik sorunlarını çözemedi, çünkü kapitalizm, salgınla birlikte dünya çapında krize girdi, Türkiye için deniz bitti. 

AKP hükümetleri kıdem tazminatı konusunda ilk olarak 2004 yılında bir adım atmış, ama işçi sınıfının ve toplumsal muhalefetin sert direnişi sonucu geri çekilmek zorunda kalmıştı. Korona günlerinde, kasası bomboş olan, tek adam hükümet sistemi ile her türlü kararı alabileceğini sanan AKP hükümeti, kıdem tazminatına saldırmakta kararlı görünüyor. Hükümete bu fırsatı vermemeliyiz. Konfederasyonlar, yıllardır söyledikleri gibi, kıdem tazminatının kırmızı çizgi olduğunu hükümete bir kez daha söylemelidir. 

Son günlerde işyerlerinden gelen direniş haberleri, kıdem tazminatı konusunda işçilerin mücadelede kararlı olduğunu gösteriyor. Türk-İş tüm işyerlerinde kıdem tazminatını savunmak için eylemlere başladı. DİSK ve KESK bu konuda zaten duyarlılar. Hak-İş’in tabanı da kıdem tazminatı mücadelesine katılır. İşçilerin eylem birliği sağlanırsa, hükümetin kıdem tazminatı saldırısı kesinlikle engellenebilir.

Birleşik işçi cephesi kurulmalıdır

İşçi haklarına yönelik saldırılara karşı iş yerlerinden başlayan direnişler çok önemli, ama yeterli değil. Tüm işçi örgütlerinin, sendikaların, odaların, meslek kuruluşlarının bir araya gelebilecekleri, bir birleşik işçi mücadelesinin örgütlenmesi gerekir. Kıdem tazminatına, ekonomik krizin faturasına ve işçi haklarına yönelik diğer tüm saldırılara, işçi sınıfı ancak örgütlü bir şekilde karşı çıkabilir.

İşçi sınıfı ve ezilenler olarak, ortak talepler etrafında bir araya geleceğimiz bir birleşik işçi cephesine ihtiyacımız var. Günümüzde, her türlü baskıya rağmen aşağıda sıraladığımız gibi, irili ufaklı onlarca işçi eylemi oluyor. Bu eylemlere binlerce işçi katılıyor. Yeni türden birleşik işçi cephesinin inşası için, bu eylemler mutlaka sendikaları bir araya getirmeyi amaçlamalıdır. 

Birleşik işçi cephesinin başarılı olması için, işçi eylemlerinin en önünde yer alan işçilerin, aynı politik hedefler etrafında örgütlenmesi gerekir. Göçmenler, kadın ve LGBTİ+ hakları, çevre ve iklim için mücadele, ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı olmak, bu cephede yer alan işçi aktivistler için olmazsa olmaz politik hedeflerdir. Geçmişte sendikalar ve meslek örgütleri, Emek Platformu olarak bir araya gelmiş ve birleşik bir işçi cephesi oluşturmuşlardı. Bugün de görev yeni bir işçi cephesi oluşturmaktır.

Faruk Sevim

(Sosyalist İşçi)



Bültene kayıt ol