AKP-MHP’yi durdurmak için antikapitalist sol

04.02.2020 - 12:52

AKP ile MHP’nin ülkeyi yöneten yerli milli koalisyonu her alanda sorunlar yaratmaya devam ediyor. 

Ekonomide krizin olduğu, yoksulların çok zor koşullarda hayatlarına devam etmek zorunda oldukları sır değil.

Dış politikada milliyetçi hamasetin sonuna gelindi, Suriye’den Libya’ya Türkiye devleti altemperyalist hevesleriyle zorladığı tüm kanalların tıkandığını görmeye başladı. İçeride baskılar, her tür demokratik muhalefetin sopayla susturulma girişimi, bunun yanında Bilim ve Sanat Vakfı’na kayyum atamaya kadar giden uygulamalar herkesin malumu.

Bu gidişat, 2019 yılının ortalarından beri daha büyük bir dirençle karşılaşıyor. AKP-MHP’nin yerel seçimlerde neredeyse bütün büyük şehirleri kaybederek aldığı yenilgi, sandık sonucunu kabul etmeyerek yenilettirdiği İstanbul seçimlerinde %10 gibi tarihi bir fark yemesi, toplumdaki dengeleri ve gidişatı değiştirdi. AKP’nin tabanı 23 Haziran’dan beri hızla eriyor. Bütün anketler, AKP-MHP’nin kararsızlar dağıtıldıktan sonra dahi %50’yi geçmesinin zor olduğuna işaret ediyor. Üstüne, yıllardır pusuda bekleyen isimler, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan, erimekte olan AKP tabanından daha fazla pay koparabilmek için harekete geçmeye başladılar. KONDA gibi güvenilir anket firmaları AKP’nin eriyişini geri döndürmenin bir yolunun bulunmadığını söylüyor. Kimi kamuoyu yoklaması firmalarına göre ise ilk büyük yenilgiden sonra AKP’nin varlığı parti olarak sona erebilir.

En geniş blok fikri

Bu durum, herkesi olası bir seçim için pozisyon alarak bekleme pozisyonuna sokuyor. Bu anlayışa göre, 23 Haziran’da tekrarlanan seçimlerdeki kompozisyon korunursa, yani AKP-MHP’nin haksızlıklarına itiraz eden herkes birleşirse, Tayyip Erdoğan’ın bir sonraki başkanlık seçimlerini kazanmasını engellemek ve AKP’nin parlamenter çoğunluğuna son vermek mümkün.

Bunun gerçekleşebilmesi için ise “herkesin birleşmesi”, yani çeşitli güçler tarafından ifade edildiği şekliyle “en geniş demokrasi cephesinin” kurulması gerekiyor. Bunu en çok dile getiren isimlerden biri HDP’nin tutsak lideri Selahattin Demirtaş. Son olarak SODEV’in düzenlediği bir ödül törenine gönderdiği mesajda, Demirtaş çeşitli demokratik talepleri sıraladıktan sonra, bunları savunanların yer alacağı “büyük bir demokrasi bloğu kurulmak zorundadır” diyordu. Demirtaş daha önce de Aralık 2019’da benzer bir mesaj yollamıştı: "AKP’nin yarattığı ağır tahribatları bir kerede tamir etmek mümkün değil fakat demokrasiye geçiş süreci diye adlandırabileceğimiz bir dönemi kolektif bir geçiş hükümetiyle yapmak en akılcı olanıdır. Bunun için de bugünden tezi yok demokrasi blokunu kurarak yarına hazırlanmak gerekir. HDP de eminim ki, bu blokta güçlü bir şekilde yerini alacaktır.”

Bu fikir aslında şunu ifade ediyor: CHP, İyi Parti, HDP, Babacan’ın partisi, Davutoğlu’nun partisi ve Saadet Partisi birleşerek seçimlere ittifak hâlinde girmeliler. Sosyalist sol gibi daha küçük güçler de bu blokun bir parçası olmalı. Böylesi bir ittifak %50’yi geçerek Erdoğan’ı gönderecektir.

AKP’yi sosyal mücadelelerle geriletmek

Öncelikle şunu söylemek lazım ki, Türkiye’deki felaket gidişatın tüm sorumlusu, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından oluşan havayı demokratikleşme, darbelerle ve militarizmle köklü bir hesaplaşma ve barış çabaları yerine MHP ve eski devletin egemenleriyle ittifak yaparak Türkiye devletinin bölgesel güç olma heveslerini gerçekleştirmeye çalışırken içeride iktidarını baskıyla tahkim etme yoluna giden AKP iktidarıdır. Ve Kürt sorunundaki makas değişikliğini aşırı milliyetçi/saldırgan bir dış politikayla taçlandıran AKP-MHP ittifakının yenilmesi, Sosyalist İşçi gazetesinin de siyasal mücadeledeki önceliğidir.

Ancak bunun nasıl sağlanabileceğiyle ilgili düzen içi muhalefetle ve solun reformist kanatlarıyla aramızda derin görüş ayrılıkları bulunduğu şüphe götürmemektedir.

İlk sorun şudur ki, sosyal mücadelelerle desteklenmeyen herhangi bir parlamenter stratejinin başarılı olma şansı sıfır yakındır. Bugün muhalefet içerisinde yaratılan hava şudur: ortalığı bulandırmadan olası bir erken seçimi beklemeli, burada tüm muhalefet partilerinin ortak davranmasını sağlayarak AKP’yi göndermeliyiz. Oysa sosyal mücadeleler inşa edilmediğinde, toplumda böylesi bir hava olmadığında, geniş kitlelerin oy verme eğiliminin muhafazakâr temellerde şekillenmeyeceğinin bir garantisi yoktur. Kaldı ki, göçmenlerle dayanışmadan yoksulluğa karşı mücadeleye, cinsiyetçiliği yok etme çabasından iklim krizini durdurmaya yönelik girişimlere, ezilenlerin aşağıdan inisiyatifleriyle inşa edilecek sosyal hareketler, yalnızca bugünkü iktidarı sıkıştırmanın ve geriletmenin bir aracı olmayacak, aynı zamanda onun yerine gelmesi muhtemelen yeni iktidardan da kazanarak koparmayı hedeflediğimiz taleplerimizin zeminini oluşturacaktır.

Dolayısıyla bütün bu hedeflerin geri plana atılması, ırkçılığa veya yoksulluğa karşı mücadelenin önemsizleştirilmesi, “doğru zamanı bekleyerek seçim galibiyetine odaklanma” stratejisi, bugün önümüzdeki en büyük sorunlardan biridir. Bizim yapmamız gereken, her alanda mücadeleleri inşa edip, onların içinde yer alıp, farklı mücadelelerin birbirleriyle dayanışmalarını sağlayıp, ne zaman olacağını bilmediğimiz bir seçim stratejisini ancak böylesi adımların üzerine inşa etmeyi planlamaktır.

Taleplerimiz için mücadele

Aksini düşünmek, radikal solu da bu “en geniş muhalefet cephesine” ekleme çabalarına koşulsuz şartsız teslim olmak anlamına gelecektir. Bu asla ve asla kabul edilemez. Unutulmamalıdır ki, AKP ile MHP’nin ittifakı kaybetse, yerine gelecek iktidarla da mücadele etmek zorunda kalacağız.

Ekrem İmamoğlu veya bir başkası iktidara geldiğinde, toplumsal muhalefetin taleplerini anlayıp karşılamak üzere davranmayacak. Bunu İBB önünde bir aydır sürdürülen, Adalar’daki faytonların kaldırılmasına yönelik direnişten görmek mümkün. İmamoğlu seçimler öncesi Hayvan Hakları Sözleşmesi’ni imzalayıp uyacağını taahhüt etmesine rağmen seçimlerden sonra bunu gerçekleştirmedi. Atlı fayton zulmünün kaldırılması, ancak sokakta direnen aktivistler mücadelelerini kazanabilirlerse gerçekleşecek. Bunu, olası bir “geniş koalisyonun” tüm alanlardaki uygulamaları için düşünmemiz ve genelleştirmemiz gerekli.

“Demokrasi” mi?

Buradan bir diğer önemli soruna geliyoruz. O da şu, “en geniş demokrasi bloku” içinde yer alan partilere toz kondurmayan, onları gerçekten “demokratik” gibi lanse etmeye çalışan anlayış. Bunun temelinde, AKP’ye “hayat tarzı” motivasyonuyla duyulan nefretin, diğer tüm ezilenlerin hasssiyetlerini görmezden geldirtecek boyuta ulaşmasını sağlayan orta sınıf şımarıklığı yatıyor. Yani AKP’nin “ne pahasına olursa olsun” gitmesi önerisi, onu “göndermek” için birleşen partilerin ezilenlere yönelik tüm zararlı hareketlerini görmezden gelmemizi istiyor.

Oysa “muhalefet” blokunda sayılan partiler demokrat falan değil. CHP’nin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, tüm İdliplileri terörist olarak görüyor. Kürtlere karşı sınırötesi tezkerelere “Evet” oyu veriyor. Göçmenlerin gönderilmesini savunuyor. HDP’li vekillerin dokunulmazlığının kaldırılmasının yolunu açtı. CHP’nin neresi demokrat?

İyi Parti, Suriyelilerin geri yollanması üzerine “konferans” düzenliyor. Afrin operasyonu yapıldığında, hükümete bu harekâtı neden daha önce yapmadıklarını sormuştu. Faşist partiden kopan kadroların kurduğu aşırı milliyetçi bir parti. İyi Parti’nin neresi demokrat?

Davutoğlu, verdiği röportajlarda, başbakan olduğu ve çözüm sürecinin bitirildiği döneme dair en ufak bir özeleştiri vermiyor. “HDP 7 Haziran’dan sonra çok şımarmıştı” diyor. Kendisinin iktidarda olduğu dönemin otoriterleşen eğilimleriyle, antidemokrat tutumlarıyla hiçbir yüzleşme yaşamıyor. Utanmadan Sur’u Toledo yapacağını söylemişti, şimdi pişkin pişkin oy istiyor. Gelecek Partisi’nin neresi demokrat?

Babacan, AKP’nin çok “övülen”, Türkiye sermayesi büyürken emekçilerin bundan hiç pay alamadığı ekonomik gelişim döneminin mimarı. IMF’ci ve neoliberal bir iktisatçı. İşçilerin onla ilgili hatırladığı hiçbir olumlu “ekonomik veri” yok. Babacan’ın partisinin neresi demokrat?

Saadet Partisi, İstanbul Sözleşmesi’nin iptali için kampanya yapan unsurlara sahip. Gençlik teşkilatı panolara antisemit mesajlar yazıyor. SP’nin neresi demokrat?

Bağımsız antikapitalist bir sol

İşte solun da eklemlenmesi istenen “demokrasi cephesi”, demokrasiyle alakası olmayan bu unsurlardan oluşuyor. Bizim ittifak yapacağımız güçler bunlar değil.

19 Ocak’ta İstanbul başta olmak üzere birçok şehirde sokağa çıkıp “Hepimiz Hrant’ız hepimiz Ermeni’yiz” diyen binlerce kişiyle ittifak kurmak istiyoruz.

Tüm dünyada milyonları sokağa döken iklim grevlerinin Türkiye’deki aktivistleri, 20 Eylül’deki büyük gösterileri inşa eden öğrenciler bizim ittifakımız.

CHP’li belediyelerin göçmenlere yönelik plaj yasaklarına tepki gösteren, her şeye rağmen Türkiye işçi sınıfının Suriyelilerle duygudaşlığını korumasını sağlayan sağduyuyu inşa eden, göçmenlerle dayanışma faaliyeti yürüten herkes bizim ittifakımız.

Gebze’den Bursa’ya meydanları dolduran, insanca bir yaşam için greve gitmeye hazırlanan metal işçileri bizim ittifakımız.

8 Martlardan 25 Kasımlara meydanları dolduran, geri adım atmayan, barış taleplerini de haykıran kadın mücadelesini inşa edenler bizim ittifakımız.

Biz sokakta mücadele eden bu güçlerin yan yana geleceği, farklı mücadeleleri birleştireceği, dayanışma inşa edebilecek, geniş bir antikapitalist sol odak kurmak istiyoruz.

Ancak böylesi bir odak, seçim günü geldiğinde, solun da kendi talepleri, varlığı ve görünürlüğüyle bir aktör olabilmesini sağlayacaktır. Böylesi bir somut güç, egemen sınıfın farklı kanatlarını temsil eden koalisyonlardan kazanımlar kopartabilir. Böyle bir antikapitalist solu inşa etmek için siz de DSİP’e katılın.

(Sosyalist İşçi)



Bültene kayıt ol