Marksizm ve ekoloji

19.06.2020 - 09:11

Makale, ekosistemin kapitalizm için sadece alınıp satılır bir mal olarak görüldüğünü ve Marx ve Engels’in kapitalizm eleştirisinin ekosistemin yıkımını anlamak için anahtar olarak görülmesi gerektiğini tartışıyor.

Karl Marx henüz bir devrimci değilken ve felsefeye ilgi duyarken antik Yunan filozoflarına, özellikle de Aristo’ya hayranlık duyuyordu. Antik Yunan felsefesi toplumu bir bütün olarak ele alıyordu, doğayla toplum arasındaki ilişkiyi karşılıklı bir ilişki olarak gören ve toplumsal bir kavram olan özgürlük üzerine fikir üreten bir felsefeydi. 

Bu fikirler Marx’ı henüz komünist olmadan önce etkilemişti ve 1842’de halkın toprak sahiplerine ait ormanlarda, yere düşen dalları toplamasının yasaklanması üzerine eleştiriler yazarken ekonomi politiğiyle ilgilenmeye başladı. 

Marx, bu yasağı son derece saçma buluyordu. Isınmak için doğada kendiliğinden bulunan dal parçalarını toplayan insanlar cezalandırılabiliyor ve hatta öldürülebiliyordu. Bunun nedeni o dalların, toprağın, ağaçların, hayvanların, hepsinin mülkiyetinin bir kişiye ait olmasıydı. 

Marx, Küba’nın yerli halklarının, adaya gelen İspanyolların altın elde etmek için gösterdiği hırsı anlayamadığından da söz ediyordu. Altın, doğada bulunan madenlerden biri maden iken onu elde etmek için korkunç bir katliam ve baskı uygulanabiliyordu.

Emek, Antik Yunan’dan beri insanın doğayla girdiği bir ilişki olarak algılanmışken, kapitalizmde emek sadece ücret değeri üzerinden ele alınıyor ve doğa insana tamamen yabancı bir şey haline geliyordu.

Marx, Kapital adlı eserinde de sanayii tarımının toprağa aşırı yüklenmesi sonucu toprakların nasıl verimsizleştiğini ve bunu gidermek için kimyasallara başvurduğunu anlatıyordu.

Yani mülkiyet ilişkileri kapitalistin eline korkunç tahrip edici bir güç vermişti. İşçi, iş yerinde sadece ihtiyacı olan geçim araçlarına yetecek miktarda para kazanabilmek için berbat şartlar arasında çalışıyor ve ömrünü tüketiyordu. 

Doğa, kapitalist tarafından sadece bir “kaynak” olarak görülüyordu. Sermaye, sanki gezegenin ve doğanın sınırları yokmuşçasına sürekli olarak büyüyordu. 

Bilimsel bir görünüme bürünen kapitalizm üretici güçleri yani tekniği muazzam bir ölçüde geliştiriyordu ancak insanlığın büyük kısmı ve doğanın kendisi daha önce hiç olmadık ölçüde tahrip oluyordu. 

Doğa her zaman intikamını alır

Marx’ın en yakın yoldaşı olan ve Alman İdeolojisi’nden, Manifesto’ya kadar çok sayıda çalışmayı birlikte ürettiği Engels, Doğanın Diyalektiği isimli kitabında tarihe geçen müthiş saptamalarda bulunur:

“Bununla birlikte, doğa üzerindeki zaferlerimiz nedeniyle kendimizle fazla övünmeyelim. Çünkü her bir zaferin karşısında doğa bizden intikamını alıyor.”

Başlangıçta, diyor Engels, yaptığımız eylemin beklenen amacına ulaşsak da daha sonra mutlaka öngörülemeyen sonuçları ortaya çıkıyor. Bunu şu örneklerle açıklıyor:

“Mezopotamya, Yunanistan, Küçük Asya ve başka yerlerde işlenecek toprak elde etmek için ormanları yok eden insanlar, ormanlarla birlikte nem koruyan ve biriktiren merkezlerin ellerinden gittiğini, bu ülkelerin şimdiki çölleşmiş durumuna zemin hazırladıklarını akıllarına hiç getirmiyorlardı. Alpler’deki İtalyanlar, dağların kuzey yamaçlarında dikkatle korunan çam ormanlarını, güney yamaçlarında yok ederken, bölgelerinde sütçülük sanayiinin köklerini kazıdıklarını sezemiyorlardı. Böylece, yılın büyük kısmında, dağlardaki kaynakların suyunu kuruttuklarını, aynı zamanda da yağmur mevsiminde azgın sel yığınlarının ovaları basmasına neden olduklarını hiç bilemiyorlardı. Avrupa’da patatesi yayanlar, nişastalı yumrularla birlikte, sıraca hastalığını yaydıklarını bilmiyorlardı.”

Engels buradan şu sonuca varmıştı: “İşte böylece her adımda anımsıyoruz ki, hiçbir zaman, başka topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz; tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız, onun üzerinde kurduğumuz bütün egemenlik, başka bütün yaratıklardan önce onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olmamızdan öte gitmez.”

İklim, salgın, devrim

Marksizm, yaklaşık 150 yıl önce, kapitalizmin insanı ve ekolojiyi tahrip eden bir sistem olduğunu öngörmüşken; bugün, iklim değişimi ve koronavirüs salgını kapitalizmin ne kadar yıkıcı bir sistem olduğunu inkâr edilemez şekilde ortaya koyuyor. 

Sermaye birikiminin doğası, sürekli olarak büyümeyi gerekli kılıyor ve teker teker şirketler arası ve ulusal sanayiler düzeyinde de devletler arası rekabet bu sorunlara hiçbir çözüm bulamıyor. 

Kapitalizm altında çözüm yok çünkü ekolojiye tamamen kaşıt bir sistem kapitalizm. Yani ekoloji çözülebilir bir sorun olarak değil çelişkili bir birlik olarak yer alıyor kapitalist sistemde. Ekonomik büyüme olmadan kapitalizm olamıyor, küresel ısınma ve ekolojik tahribatın geldiği nokta ise sürekli bir büyümeye izin vermiyor.

Bu çelişkiden çıkış yolu yine Marx’ın Alman İdeoloji adlı çalışmasında ilk kez net bir şekilde ortaya koyduğu gibi üretim tarzının topyekun değiştirilmesinde, yani devrimde. Doğayla uyumlu ve üretimin ihtiyaçlar kadar yapıldığı yeni bir toplumsal örgütlenme modeline geçmek zorundayız.

Salgınla mücadelede dahi insan yaşamı ile ekonominin gerekleri arasında sıkışan sistem, en gelişmiş ülkelerde dahi on binlerin ölümüne yol açtı. Bu çelişki nedeniyle daha salgının ilk dalgası geçmeden ekonomiyi yani üretimi “normalleştiriyorlar”.

Hayatımızı ve geleceğimizi hiçe sayan bu sisteme karşı artık daha fazla müsamaha göstermemeli ve naif olmamalıyız. Şirketler ve devletler hayatlarımızı hiçe saymakta ne kadar kararlıysa biz de yüzde birlik bir sömürücü grubunun mülkiyet haklarını hiçe saymakta ve antikapitalist bir seçenek yaratmakta kararlı olmalıyız.

Özdeş Özbay

(Sosyalist İşçi)



Bültene kayıt ol