Defne Güzel: ‘Bu dava ifade özgürlüğüne, interseks haklarına, akademik üretime ve örgütlenme özgürlüğüne karşı açılmış bir dava’

17 Mayıs Derneği Başkanı Defne Güzel’e  intersekslerin kendi hikayelerini anlattığı “#BenimİnterseksHikayem” kitabı ve “Çocuklar, Karacalar, Çiçekler, Ateşler” sergi kataloğu nedeniyle dava açıldı. Dava üzerine Defne ile konuştuk.

Savcılığın bilirkişi raporunu yok sayarak “genel ahlaka aykırılık” iddiasıyla 1-3 yıl hapis ve seçme-seçilme yasağı talep ettiği bu süreci nasıl değerlendiriyorsun?

2024’te çok sayıda hak temelli sivil toplum örgütü ve LGBTİ+ örgütü İçişleri Bakanlığı’nın kapsamlı denetimlerine tabi tutuldu. Bu denetim dalgasıyla başlayan süreçte, bilirkişi raporu yapılan faaliyetlerin dernek tüzüğüyle ve amaçlarıyla örtüştüğünü açıkça ortaya koymasına rağmen savcılık bu raporu yok saydı. Ortada ne suç var ne de o “genel ahlak” denilen muğlak kavrama aykırı bir durum.

Bu dava ifade özgürlüğüne, interseks haklarına, akademik üretime ve örgütlenme özgürlüğüne karşı açılmış bir dava. Aynı zamanda LGBTİ+’ları kriminalize etmeye dönük sistematik nefret siyasetinin bir tezahürü. Burada asıl hedeflenen şey, intersekslerin kendi hikâyelerini anlatabilmesi, bilgi üretimi ve bu bilginin kamusal alana taşınması. LGBTİ+ haklarını savunmak ya da LGBTİ+’ların görünürlüğü, bir savcılık kararıyla ortadan kaldırılabilecek şeyler değil.

Mesele yalnızca LGBTİ+’ların hakları meselesi de değil. Mesele, hukukun keyfi biçimde işletilmesi, insan haklarının ve ifade özgürlüğünün yok sayılması. Bugün bu davayla karşı karşıya kalan biziz; yarın aynı yöntemler başka alanlara da rahatlıkla uygulanabilir.

⁠Aralık 2025’te Genç LGBTİ+ Derneği’nin sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek “müstehcenlik” iddiasıyla kapatılması ve yöneticilerine ceza davası açılması, senin davanla paralellik gösteriyor. Bu tür kapatma kararları ve müstehcenlik suçlamalarının LGBTİ+ örgütlerine yönelik sistematik bir baskı aracı haline geldiğini düşünüyor musun? Bu gelişmeler, örgütlenme özgürlüğünü nasıl etkiliyor?

Genç LGBTİ+ Derneği’nin “müstehcenlik” iddiasıyla kapatılmasıyla benim davam arasında çok net bir paralellik var. “Müstehcenlik”, uzun zamandır trans kadınları cezalandırmak, LGBTİ+ örgütlerini zayıflatmak ve sanatı sansürlemek için kullanılan bir aparat haline getirildi. Bu kavramın neye göre, kim tarafından ve hangi ölçütlerle belirlendiği belirsiz; ama hedefi çok net.

Bunu yalnızca tekil vakalar olarak ele almak mümkün değil. Sosyal medya fenomenlerine görünür oldukları için operasyonlar düzenlenirken, LGBTİ+ örgütlerine yönelik yargısal taciz de eş zamanlı olarak sürüyor. Dernekler kapatılıyor, yöneticiler hakkında davalar açılıyor, sürekli bir tehdit hali yaratılıyor. Ama LGBTİ+ örgütleri gücünü meşruiyetinden, toplumsal karşılığından ve yıllardır sürdürdüğü hak mücadelesinden alıyor.

Bu yüzden bizim her yerde ve her koşulda görünürlüğümüzü, meşruiyetimizi ve haklılığımızı ısrarla vurgulamamız gerekiyor. Çünkü bu baskılar yalnızca örgütleri değil, örgütlenme özgürlüğünün kendisini hedef alıyor.

 ⁠Son aylarda Mika Raun Can, Mükremin Gezgin gibi trans kadın sosyal medya fenomenlerinin uyuşturucu soruşturmaları kapsamında tutuklanması ve diğer LGBTİ+ ünlülerin hedef gösterilmesiyle birlikte, bu süreçleri nasıl yorumluyorsun? Bu operasyonların “uyuşturucu” ötesinde, görünür LGBTİ+’ları kriminalize etme ve sindirme amacı taşıdığını düşünüyor musun?

Görünen köy kılavuz istemiyor. Son aylarda yaşananlar, açık bir sindirme politikasının parçası. LGBTİ+’lara karşı pek çok alanda yürütülen bu baskı sürecinde, sosyal medya fenomenlerine de özellikle bir bedel ödetiliyor. Burada topluma verilmek istenen mesaj çok net: “Görünür olursanız, bunun bir bedeli olur.”

Sosyal medya zaten başlı başına bir “ihbar” alanına dönüştürülmüş durumda. Fenomenlere yönelik linç kampanyaları, devlet pratikleriyle birleştiğinde çok daha ağır sonuçlar doğuruyor. Oysa LGBTİ+’ları ayrımcılığa karşı koruması gereken devlet, tam tersine hedef haline getirilen LGBTİ+’ları cezalandıran bir pozisyona geçiyor.

Kamusal alandan LGBTİ+’ları silmeye dönük bu hamlelerin nasıl işlediğini Murat Övüç hakkında hazırlanan iddianamede de açıkça görüyoruz. Bu süreçler bir bütün olarak ele alındığında, mesele yalnızca “uyuşturucu” ya da “asayiş” değil; doğrudan kimliğe ve görünürlüğe yönelen politik bir müdahale.

⁠Tutuklanan sosyal medya fenomeni Murat Övüç’ün iddianamesinde “kadınsı davranışlar sergileyen ve kendini gey olarak tanımlayan” gibi ayrımcı ifadeler var. İçinde “biyolojik cinsiyete aykırı tutumları” cezalandırmayı öngören maddeler bulunan 11. Yargı Paketi her ne kadar komisyona sunulmadıysa da, görünüşe göre fiilen hayata geçirilmiş durumda diyebilir miyiz?

Murat Övüç hakkında hazırlanan iddianamede “kadınsı davranışlar sergilemek” ve “kendini gay olarak tanımlamak” neredeyse suç unsuru gibi yazılmış durumda. Oysa kadınsı hareketler sergilemek de, eşcinsel olmak da suç değildir; olamaz. Bunları suç gibi göstermek, doğrudan Anayasa’ya aykırıdır. 11. Yargı Paketi taslağında yer alan ayrımcı maddeler yasalaşmamış olsa bile, bu zihniyetin fiilen hayata geçirildiğini görüyoruz. Yani hukuki metinlerden önce pratikte bir cezalandırma rejimi kurulmuş durumda.

Burada çok tehlikeli bir eşikten geçildiğini düşünüyorum. LGBTİ+ kimliği, iddianamelerde bir “şüphe” veya “olumsuzluk” unsuru haline getiriliyor. Bu yaklaşım yalnızca LGBTİ+’ları değil, herkesin yaşam biçimini ve özgürlüğünü tehdit ediyor. Ayrıca bu nefret dolu kamu politikalarının şu anda LGBTİ+’lara yönelmesi de kabul edilemez. Bu ülke LGBTİ+’ların vergisini alırken, LGBTİ+’lar insanlığa ve barışa kendilerine yapılan bütün zulümlere rağmen katkı sunmaya devam ederken bunun karşılığı hukuken de vicdanen de “nefret” olamaz.

⁠LGBTİ+lara yönelik olarak sürdürülen ayrımcı nefret politikalarına karşı dayanışma ağları ve kamuoyu baskısı ne kadar etkili olabilir? Temel hak ve özgürlük mücadelesi verenlere, demokratik kamuoyuna bir çağrın var mı?

Dayanışma kaçınılmaz çözüm. Çünkü bu baskıların en temel amacı yalnızlaştırmak, korkutmak ve sessizleştirmek. Kamuoyu baskısı ile bu hukuksuzluğun normal olmadığını, kabul edilemez olduğunu gösterebiliriz. Sessizlik, bu politikaların en çok beslendiği alan.

LGBTİ+’lar, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, hukuk güvenliği, hayatlarımız hedef alınıyor. Demokratik kamuoyuna çağrım çok açık: Susmayın, yalnız bırakmayın, yan yana durun. Güvende olmayan LGBTİ+’lar için ses çıkarın.

son yazıları

Barbarları beklerken
Epstein’ın dosyası: Sermaye-devlet-hukuk gözetiminde istismar
Türkiye çölleşmiyor, Türkiye çölleşti

ilginizi çekebilir

lyan
Barbarları beklerken
1536x864_cmsv2_28605480-1c76-5f0c-a5e4-748b99e3be15-9589967
Epstein’ın dosyası: Sermaye-devlet-hukuk gözetiminde istismar
226856
Türkiye çölleşmiyor, Türkiye çölleşti