Search
Close this search box.

Cumartesi Anneleri’nde 534. hafta: “Faili kollama pratiğinize son verin!”

Cumartesi Anneleri, 534. oturma eylemlerinde, gözaltında kaybedilen Abdulvahap Ateş için biraraya geldi. Eylemde, Ateş’in gözaltında kaybedilmesinin politik sorumlularından birinin geçtiğimiz hafta hastanede ölen 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olduğu hatırlatıldı.

14.06.1994 günü askerler, Mardin/Kızıltepe Kırkkuyu köyüne baskın düzenledi. Ateş ailesinin evini ablukaya alan askerler, Abdurrahim ve Abdulvahap kardeşleri döverek gözaltına aldı. Köyün dışına götürülen iki kardeş yüzüstü yere yatırılarak sorgulandı. Bir süre sonra askerler ağır yaralı olan Abdurahim Ateş’i yerde bırakıp kardeşi Abdulvahap’ı yanlarında götürdü. Ailenin yaptığı başvurular sonuçsuz kaldı. 24 yaşındaki Abdulvahap Ateş’ten bir daha haber alınamadı. Ailelerin ve İHD’nin ısrarlı takibi sonunda, Abdulvahap Ateş’in de içinde olduğu, Kızıltepe’de kaybedilen, katledilen 22 maktul hakkında yürütülen soruşturma 20 Haziran 2014 tarihinde davaya dönüştü. Dava, Mardin’den Ankara’ya nakledildi ve Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada, “Üst düzey komutanların yargılanması için HSYK’dan izin alınması” gerekçe gösterilerek dava durduruldu. Kayıp ailelerinin hakları yargı tarafından ihlal edildi.

“Biz Demirel’i iyi bilmeyiz…”

Cumartesi Anneleri/İnsanları geçen hafta ölen 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in yargılanamadan ölmesi üzerine şu açıklamaları yaptılar:

“Biz Demirel’i insan hakları karşıtı, demokrasi karşıtı, barış karşıtı rejimin temsilcilerinden biri olarak biliriz. Biz Demirel’i halka, evlatlarımıza ve bize karşı suç işlemiş biri olarak biliriz. Biz Demirel’i iyi bilmeyiz, iyilikle yad etmeyiz.”

“İnsanlarımız hangi çukurda bilmiyoruz!”

1995’te İstanbul’da gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun’un eşi Hanım Tosun, yaptığı konuşmada, Demirel’in hesap sorulmadan ölmüş olmasına üzüldüğünü dile getirerek, “Biz yıllardır her şeyi söylüyoruz. Süleyman Demirel öldü ama ben üzüldüm çünkü bize hesap vermeden gitti. Onun yakasını tutup o kirli yüzüne bakmadığımız ve hesap soramadığımız için üzüldük. Yıllarca her şeyi söyledik ama maalesef bu ülkede bizim sesimizi duyan olmadı. Bu dünyada güzel yaşadın ama inşallah o dünyada iki elimiz senin yakanda olacak ve o azabı çekeceksin. Çünkü biz hâlâ insanlarımızın hangi çukurda yattığını bilmiyoruz” dedi.

Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Behiye Üçok ve daha onlarca aydının katledilmesinden de sorumluydu!

1995’te İstanbul’da gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın abisi Ali Ocak ise Süleyman Demirel’in onlarca insanlık suçu işleyen devletin önemli adamlarından biri olarak öldüğünü belirterek, “Sadece doksanlardaki gözaltında kaybetmelerden sorumlu değildi, aynı zamanda Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Behiye Üçok ve daha onlarca aydının katledilmesinden sorumluydu. onların katillerinin korunmasını sağladı. Bugün hükümeti yönetenler ondan çok şey öğrendiler. Halkın gözünün içine bakarak yalan söylemeyi öğrendiler. Biz bu tarihi gerçekleri 20 senedir buradan söylemeye devam ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Demirel, katil ve katliamcı devletin “baba”sıydı…

Kayıp yakınlarından Kiraz Şahin’in kuzeni, HDP İstanbul milletvekili Ali Kenanoğlu, bir Cumartesi İnsanı olarak seslenmek istediğini belirttiği konuşmasında, “Kaybolanların hesabı sorulmadan Türkiye’nin demokratikleşmesi ve normalleşmesi mümkün değil. Demirel ‘baba’ lakabıyla bilinirdi ancak o katil ve katliamcı derin devletin ‘baba’sıydı. Onun yetiştirdikleri ise şuan cinayetlere devam ediyor” dedi.

“Eşim kaybedildiğinde Demirel cumhurbaşkanıydı”

1993’te Urfa’da gözaltında kaybedilen Hüseyin Taşkaya’nın eşi Sultan Taşkaya da “Benim kocam Urfa’da kaybolduğu zaman Süleyman Demirel cumhurbaşkanıydı. Bize hesap vermeden gitti. Ben ve çocuklarımın hakkını ona helal etmiyorum” dedi.

“Jandarma evimizin yanından geçecek sanmıştık…”

Ateş Ailesi Adına Abdurrahim Ateş’in gönderdiği mektupta se şu ifadeler yer alıyordu;

Değerli Cumartesi Anneleri ve Cumartesi İnsanları,

“Biz ailemle beraber Kızıltepe’ye bağlı Kırkuyu köyünde ikamet ediyor, köy bekçiliği yapıyor, ekinlere bakıyorduk. Bu köyde ancak 6 ay kalabildik. 14 Haziran 1994 sabahı, saat 09-10 civarıydı. Kardeşim Vahap, henüz uyanmamıştı. Evimizin yanında bahçemiz vardı ve yol evimizin yanından geçiyordu. Jandarma evimizin yanından geçecek sandık ama bizim evimize yöneldiler. Köyde iki aile vardık, onlarda bizim gibi bekçilik yapıyordu. Biçer döver zamanı olduğundan mal sahipleri de köydeydi. Jandarmalar geldiğinde “Bozok köylü aile hangisidir” diye sordular. Ben ve kardeşim Vahap’ı alıp bahçenin içine getirdiler. Kardeşim ayakkabısını bile giyinememişti. Bahçenin ortasında herkesin gözü önünde bize işkence yapmaya başladılar. Beni komalık ettiler, kardeşim Vahap’ı ise alıp götürdüler. Arkasından Kızıltepe’den, Derik’ten, Mardin’den, Diyarbakır’dan kardeşimi sorup, onu götürenleri soruşturduk. Ama hiçbir iz bulamadık. Tam 21 yıldır kardeşimin ne ölüsünden ne dirisinden haber alamadık. Evladına ve adalete hasret annemizi iki yıl önce kaybettik. Şimdiyse Ankara’da görülen davada kulağımız. Kardeşimiz Vahap’ı aramaktan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz. Onu kaybedenlerin peşini bırakmayacağız.

Bugün kardeşim Vahap için yana yana gelen tüm Cumartesi Anneleri ve Cumartesi İnsanlarına selam ve saygılarımla teşekkür ediyorum.”

Abdulvahap Ateş dosyasındaki 21 yıllık cezasızlık son bulsun!

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon adına yapılan ve Cumartesi İnsanları’ndan Hatice Kalpaklı’nın okuduğu basın metni ise şöyleydi:

Yıllardır Galatasaray’da kayıplarımızın sorumlularından biri olarak adını açıkladığımız Demirel, sorumlu olduğu insanlık suçlarının, yüzlerce insanın kaybedilmesine neden olan politikalarının hesabını vermeden öldü.

İşkencenin sıradanlaştığı, çat kapı infazların yapıldığı, faili meçhul bırakılan siyasal cinayetlerin işlendiği, gözaltında insanların kaybedildiği, köylerin yakıldığı, insanların topluca katledildiği kanlı günlerin başbakanı-cumhurbaşkanı, Süleyman Demirel öldü.

Gözaltına alınanların varlığı inkâr edildiğinde kendisine “evlatlarımızı bul” diyen annelere “çocuğun cebimde mi çıkarıp vereyim” diyen vicdansız Demirel öldü.

“Bunlar gazeteci değil, militan” diyerek Nazım Babaoğlu ve Ferhat Tepe’nin gözaltında kaybedilmesinin önünü açan, zalim Demirel öldü.

İHD Elazığ Şube Başkanı Av. Metin Can ve İHD’li Doktor Hasan Kaya gözaltına alınıp varlıkları inkâr edilince, aileleri Demirel ile görüşüp “Onları bul, yoksa kaybedecekler” dediklerinde Metin’i ve Hasan’ı cellâtlara terk eden Demirel öldü. “Devlet zaman zaman rutin dışına çıkabilir” diyerek devlet çetelerini, cinayetlerini, katliamlarını meşrulaştıran Demirel öldü. Biz Demirel’i insan hakları karşıtı, demokrasi karşıtı, barış karşıtı rejimin temsilcilerinden biri olarak biliriz. Biz Demirel’i halka, evlatlarımıza ve bize karşı suç işlemiş biri olarak biliriz. Biz Demirel’i iyi bilmeyiz, iyilikle yâd etmeyiz. Bugün Demirel toprağa verilirken, gözaltında kaybedilmesinin politik sorumlularından olduğu Abdulvahap Ateş’i unutmadık demek için buluştuk.

14 Haziran 1994 sabahı askerler Mardin/Kızıltepe Kırkkuyu Köyü’ne baskın düzenledi. Ateş ailesinin evi ablukaya alındı. Askerler evde bulunan Abdulvahap’ı yalınayak bahçede bulunan ağabeyi Abdurrahim’in yanına getirdi. İki kardeş şiddetli bir biçimde darp ederek köyün dışına götürüldü, yüzüstü yere yatırıp işkence ile sorguladı. Bir süre sonra askerler ağır yaralı olan ağabeyi koma halinde yerde bırakıp Abdulvahap Ateş’i yanlarında götürdü. Ailenin yaptığı tüm başvurular sonuçsuz kaldı. 24 yaşındaki köy bekçisi Abdulvahap Ateş’ten bir daha haber alınamadı. Ailelerin ve İHD’nin ısrarlı takibi sonunda Abdulvahap Ateş’in de içinde olduğu 1992-1996 yılları arasında Mardin ve ilçelerinde kaybedilen, katledilen 22 maktul hakkında yürütülen soruşturma, 20 Haziran 2014 tarihinde davaya dönüştü. Dönemin Diyarbakır İl Jandarma Komutanı Albay Eşref Hatipoğlu ile Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanı Hasan Atilla Uğur’un da bulunduğu 9 sanık hakkında açılan dava, Adalet Bakanlığı’nın talebi üzerine Yargıtay tarafından Mardin’den Ankara’ya nakledildi. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada,”Üst düzey komutanların yargılanması için HSYK’dan izin alınması” gerekçe gösterilerek dava durduruldu. Yargının mağduru değil, faili kollama pratiği devam etti. İddianamesinde, sanık askerlerin bölgede JİTEM’e bağlı olarak korucular ve itirafçılardan oluşan “Bıçak Timi” adında bir tim kurarak cinayet işledikleri, gözaltına aldıkları kişileri infaz ederek cesetlerini yok ettikleri ifade edilen Kızıltepe JİTEM davasının, evrensel hukuka uygun bir biçimde yürütüleceğine dair kuşkularımız derinleşmektedir. Kızıltepe JİTEM davasının, güvenlik güçlerinin işlediği suçlarda bir yargı klasiği haline gelen “Soruşturma var, dava yok. Dava varsa ceza yok!” zihniyetiyle kapatılmasına izin vermemek, tüm demokrasi güçlerinin öncelikli görevidir. Herkesi 3. duruşması 19 Ekim’e ertelenen bu davayı takip etmeye çağırıyoruz.

Kızıltepe JİTEM davası evrensel hukuka uygun bir biçimde yürütülsün, adalet sağlansın!

Abdulvahap Ateş dosyasındaki 21 yıllık cezasızlık son bulsun!

Cezasızlığa son, adalet istiyoruz!

Zîn Demir

ilginizi çekebilir

imamoglu-3
İktidar partisinin toplumdan kopuşu hızlandı
GnMr-b9XgAAAA6n
Okullarda boykot, işyerlerinde grev
istanbul-da-boykot-yuruyus-miting-gunu
Öğrenci ve kitle hareketi içerisindeki faşizmin önlenebilir yükselişi