19 Ekim 1995’te gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun’un kızı Besna Tosun, 509. haftaya şu sözlerle başladı :
“Geçmişte insanları kaybeden, katleden zihniyetten hesap sorulmadığı için bu vahşet sürdü ve ve Roboskî’de çoğu çocuk 34 Kürt katledildi.”
Hafıza Merkezi’nin Zorla Kaybedilenler Veritabanı’nda yer alan bilgilere göre, Mehmet Özdemir’in kaybedilişi ve hukuksal sürecin gelişimi şöyle:
5 Ağustos 1997 tarihinde gözaltına alınan Mehmet Özdemir, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığı 9 Ağustos 1997 tarihine kadar gözaltında tutuldu.
Yasadışı silahlı bir örgüte yardım ve yataklık ettiği gerekçesiyle aleyhinde cezai takibat başlatıldı. Bu cezai takibat, 23 Ocak 1998 tarihinde beraat etmesiyle son buldu. Mehmet Özdemir’in eşi Enzile Özdemir, eşinin kaçırılmasına tanık olmadı. Bir görgü tanığı, 26 Aralık 1997 tarihinde, sivil kıyafetler içinde telsizli ve silahlı iki kişinin Mehmet’in arkadaşlarıyla oturduğu kahvehaneye gelip Mehmet’e kendileriyle gelmesini söylediklerini Enzile’ye bildirdi. Mehmet’i dışarı çıkarıp beyaz bir taksiye doğru götürdüler. Mehmet başlangıçta adamlara direnmedi. Ancak, arabanın arkasında üçüncü bir kişinin oturduğunu görünce arabaya binmemek için çabaladı, sonuçta zorla arabaya bindirildi. Enzile Özdemir, görgü tanığının okuma-yazması olmaması nedeniyle taksinin plakasını yazamadığını ifade etti. 29 Aralık 1997 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na bir dilekçe ile başvurarak kahvehanede sivil kıyafetli polis memurları tarafından yakalandığını ileri sürdüğü eşinin nerede olduğuna dair bilgi talep etti.
Aynı gün, bu dilekçeye “Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alınmıştır” ibaresi taşıyan bir damga vuruldu. Ancak, damganın üzerinde hiçbir resmi yetkilinin imzası bulunmamaktaydı. 7 Ocak 1998 tarihinde Enzile Özdemir, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı kayıp bürosuna dilekçe yazdı. Bu dilekçede 26 Aralık 1997 tarihinde 15.30 sularında, Diyarbakır sebze pazarının yanındaki bir parkta sivil kıyafetli ve silahlı dört polis memuru tarafından eşinin yakalandığını ileri sürdü. Ayrıca, 29 Aralık 1997 tarihli dilekçesine eşinin gözaltında olduğunu belirten bir damga vurulduğunu, ancak sonradan dilekçesinin yanlışlıkla damgalandığı ve eşinin gözaltında olmadığı yönünde sözlü olarak kendisine bilgi verildiğini ifade etti. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’in kaybolmasına yönelik bir soruşturma başlattı. Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’in iddia edildiği üzere gözaltına alınıp alınmadığı konusunda Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden kendisine bilgi verilmesini talep etti. Hükümet, Mehmet Özdemir’in gözaltına alınmadığı yönünde bilgi veren Emniyet Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcılığı ve Jandarma Komutanlığı’nın farklı şubelerinden 1998 yılının farklı tarihlerine ait belgeler sundu. Emniyet Müdürlüğü, Enzile Özdemir’in dilekçesine cevaben, 12 Ocak 1998 tarihinde eşinin gözaltında olmadığını bildirdi. Enzile Özdemir 13 Ocak 1998 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu’na başvuruda bulundu. Dilekçesinde eşinin Çiftkapı’daki bir kahvehanede otururken telsizli ve silahlı dört polis memuru tarafından yakalandığını ifade etti. Emniyet Müdürlüğü 26 Şubat 1998 tarihinde eşinin gözaltında olmadığını kendisine tekrar bildirdi.
20 Nisan 1998 tarihinde, Enzile Özdemir’e kimliği belirlenmemiş bir ceset gösterildi. Enzile Özdemir, cesedin eşine ait olmadığını doğruladı. 20 Nisan 1998 tarihinde, Diyarbakır Vali Yardımcısı, Mehmet Özdemir’in kız kardeşine, 17 Nisan 1998 tarihli dilekçesi üzerine, kardeşinin nerede olduğuna dair bilgileri olmadığı ve kaybolmasına ilişkin soruşturmanın devam ettiği yönünde bilgi verdi. 23 Haziran 1998 tarihinde Enzile Özdemir Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na dilekçe yazdı ve 26 Aralık 1997 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli olan polis memurları aleyhinde cezai takibat başlatılmasını talep etti. Enzile Özdemir bu dilekçede, diğer hususlar meyanında, eşinin Şehitlik sebze pazarının yanındaki bir kahvehanede arkadaşlarıyla otururken yakalandığını ifade etti. Eşinin daha önce en az 7-8 kere yakalanıp tehdit edildiğini ve işkence gördüğünü belirterek Emniyet Müdürlüğü’nün Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli polis memurları tarafından gözaltına alındığından emin olduğunu ifade etti. Enzile Özdemir son olarak konuşmaya korktukları için görgü tanıklarının adlarını veremeyeceğini belirtti. Aynı gün Enzile Özdemir Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulandı. Diğer hususlar meyanında, geçen altı ay içinde eşinden haber almadığını, adlarını vermekten korkan iki kişinin eşini gözaltındayken gördüklerini ifade etti. Başlangıçta kendisine eşinin gözaltında olduğunun söylendiğini, ancak daha sonra bu bilginin makamlar tarafından yalanlandığını ekledi. Aynı gün, Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden Mehmet Özdemir’in gözaltına alınıp alınmadığı, eğer alınmışsa yakalanma tarih(ler)i konusunda kendisini bilgilendirmesini talep etti. 4 Ocak 1999 tarihinde Enzile Özdemir Cumhuriyet Savcısı tarafından yeniden sorgulandı. Enzile Özdemir tanımadığı bir kişinin kendisine yaklaştığını ve eşinin JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Teşkilatı) tarafından gözaltına alındığını söylediğini iddia etti. 27 Mayıs 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’in kız kardeşini sorguladı. 25 Haziran 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir ile ilgili araştırmanın devam etmekte olduğunu ve Emniyet Müdürlüğü’nden her üç ayda bir davayla ilgili gelişmelerden kendisini haberdar etmesini talep ettiğini Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na bildirdi. 12 Ağustos 1999 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu, yaptıkları soruşturma sonucunda Mehmet Özdemir’in 9 Ağustos 1997 tarihinde gözaltından serbest bırakıldığını ve o tarihten sonra Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alınmadığını saptadıklarını Enzile Özdemir’e bildirdi. 27 Kasım 2000 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden her üç ayda bir davayla ilgili gelişmelerden kendisini bilgilendirmesini istedi ve 2000-2002 arası rutin yazışmalar yapıldı.
Bazılarının ilişiğinde ilgili gözaltı kayıtlarının nüshaları olan bu belgelerde, Mehmet Özdemir’in iddia edildiği gibi gözaltına alınmadığı ve o tarihe ait gözaltı kayıtlarında adının yer almadığı belirtildi. 12 Mayıs 2003 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı Enzile’yi sorguladı. Enzile, önceki ifadelerini yineledi ve kaybolduğundan beri eşinden haber alamadığını belirtti. Özellikle eşinin yakalanmasına tanık olmadığını ancak Esnaflar Kahvehanesi’nde bulunan kişilerin bunu kendisine anlattığını ifade etti. 18 Kasım 2003 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’i kaçırdığı iddia edilen kişilerle ilgili araştırmanın bu suç için öngörülen kanuni sürenin bitimine kadar (26 Aralık 2007) devam etmesi ve her üç ayda bir davayla ilgili gelişmelerden haberdar edilmesi talimatını verdi. Bu bağlamda Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nün çeşitli şubeleri ile Cumhuriyet Savcısı arasında geçen çok sayıda rutin yazışma yapıldı. 19 Aralık 2003 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’in kaçırılmasıyla ilgili herhangi bir cezai takibat başlatmamaya karar verdi. Enzile Özdemir bu karara itiraz etti. 1 Eylül 2004 tarihinde, Siverek Ağır Ceza Mahkemesi, eşinin kaybolmasından birilerinin sorumlu olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmadığı gerekçesiyle Enzile Özdemir’in itirazlarını reddetti. Bu karar, 16 Aralık 2004 tarihinde Enzile Özdemir’e bildirildi. Enzile Özdemir 7 Eylül 1999 tarihinde Mehmet’in zorla kaybedilmesiyle ilgili AİHM’ne başvurdu. 8 Ocak 2008 tarihinde AİHM Sözleşme’nin 2. maddesi çerçevesinde yaşam hakkının esastan ve usulden ihlal edildiğine, Enzile Özdemir açısından Sözleşme’nin 3. maddesinin (işkence yasağı), Sözleşme’nin 5. maddesinin (özgürlük ve güvenlik hakkı) ve Sözleşme’nin 13. maddesinin (etkili başvuru hakkı) ihlal edildiğine karar verdi.
“Buradaki anaları sesini duyun!”
Mehmet Özdemir’in yeğeni Allahverdi Turan, “Neden buradaki anaların sesini hiç kimse duymuyor?” diyerek “Herkez kulaklarını, gözlerini kapatmış, neden hiç kimse bize sahip çıkmıyor?” ifadelerinde bulundu.
Unutmayacağız, unutturmayacağız!
23 Şubat 1995’te İzmir’de gözaltına alınarak kaybedilen Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yıldız, “Bizim çocuklarımızın üzerinden ellerinizi çekin” dediği konuşmasında “Aralık ayı denince hangi birini söyleyelim, hangi birini hatırlayalım, bilemiyoruz” diyerek Maraş, Roboskî ve 19 Aralık katliamlarını hatırlattı. Ardından kaybedilenlerin ve katledilenlerin hep muhalif kesim olduğunu, fakat mağdur olan tarafın nedense hep devlet olduğunu dile getirerek, yapılanları unutmayacaklarını, unutturmayacaklarını ve yaşanmış olan ne varsa yetkili ve etkililerin karşılarında durup yüzlerine vuracaklarını söyleyerek Roboskî’nin yıl dönümünü hatırlattı.
“Bir çocuğun babasız büyümesi, bir genç annenin aşksız ve muratsız yaşlanıp hayattan gitmesi ne demektir biliyor musunuz?”
Gözaltında kaybedilen Mehmet Özdemir’in ailesi adına oğlu Cemal Özdemir’in gönderdiği mektubu Cumartesi İnsanları’ndan İbrahim Demirel okudu:
“Değerli Cumartesi Anneleri ve Değerli Cumartesi İnsanları, Değerli İnsan Hakları Savunucuları,
Ben 26.12.1997 tarihinde Diyarbakır’da gözaltına alınarak kaybedilen Mehmet Özdemir’in oğluyum. Konuşmama başlamadan önce 1995 ten bu yana her gün yaz, kış, yağmur, çamur, kar ve soğuk demeden bu meydanda kayıpların açığa çıkması için mücadele veren bütün Anaların mücadelesi önünde saygıyla eğiliyor ellerinden öpüyorum. Bu gün siz Galatasaray’da bizler de Koşuyolu’nda kayıplarımız için toplanmış bulunmaktayız. Kimimiz onların çocuğu, kimimiz onların kardeşi, kimimiz onların eşi, kimimiz de onların anne ve babasıyız. Hepimiz bu anlamlı gün için biraraya gelirken, acımızı yüreğimizde tekrar tazeleyerek geldik. Çünkü kayıplarımızı bulmak için nice fedakârlıklarda bulunarak eziyet çektik. Yıllarca onların bir gün kapıyı çalıp içeri girmelerini beklemek ve hep o umutla, o hasretle yaşamak her gün bir mum gibi ömürlerimizden bir saniye eriyip gitmesi belki de işin hiç düşünülmeyen tarafıdır. Belki hiç kimse işin bu tarafını düşünmüyor ve hesaba katmıyor. Ama gelin görünki kayıpların yollarını büyük bir umutla gözleyenlerin hayatı üzerinde kalan en derin iz, bu beklentiyle gözlerinin hep kapıda olması ve rüyalarında onları görme isteğidir. Düşünün, bir çocuğun babasız büyümesi, bir genç annenin aşksız ve muratsız yaşlanıp hayattan gitmesi ne demektir biliyor musunuz? Bir neslin yaralı büyümesi değil midir? Ama ne yazık ki bölgede, insanlıktan nasibini almamış, ana yüreği ve babasız bırakılan çocukların ezik ruh hallerini hissetmemiş olan karanlık güçler, bizleri bu acı trajik gerçeği yaşamakla baş başa bırakmışlardır. Değerli Analar ve Değerli Cumartesi İnsanları, Değerli İnsan Hakları Savunucuları, Dün babamın kaybedilişin 17 yıl dönümüydü ama hala gözümüz yolda ve onun gelmesini bekliyoruz. Bu geçen 17 yılda babamızdan hiçbir şekilde haber alamadık dikili bir mezar taşı bile yok. Peki bu durumda yolunu beklemekte haklı değil miyiz? Elbette ki haklıyız… 17 yıl az bir zaman değil, 17 yılda bir insan hemen hemen unutulur, ama biz ” bir gün belki babamız çıkıp gelecek ve o zaman onu tanımama mahcubiyetini yaşamayalım” diye her gün hafızamızı tazeliyoruz. Bu da ayrı bir acıdır, yani her gün bu acıyı çekmek demektir. Değerli Analar ve Değerli Cumartesi İnsanları, Değerli İnsan Hakları Savunucuları, Hayatımızın bu acı gerçeğini nasıl ifade edersek edelim, içinde yaşadığımız ülkenin, Kürdistan coğrafyasının ve Kürt halkının temel sorununun bir parçasıdır. Bundan ayrı düşünmüyoruz. Çünkü biliyoruz ki bu sorun çözülmeden kayıpların akıbeti de açığa çıkmaz. Bu kayıp olaylarını ülkemize Demokrasi ve Barışın gelmesini istemeyen, çıkarlarını kargaşa ve bunalımdan, İnkar ve çatışmada bulan çevreler tarafından yapıldığını her kes bilmektedir. Çünkü babam bunu en açık örneğidir. Savcılığın bizzat Babam Mehmet ÖZDEMİR’in gözaltında olduğunu yazılı belgeyle teyit etmiş ve tarafımıza bildirmiş olmasına rağmen babamızdan 17 yıldır haber almış değiliz. Saygıdeğer dostlar, bu kadar acı kayıplardan, bu kadar ağır bedellerden sonra bu bölgede artık kanın akmasını, dağlarda gençlerin ölmesini, sokak ortasında babalarımızın kollarından tutulup gözaltına alınarak kaybedilmesini, analarımızın gözyaşı döküp ağlamasının istemiyoruz. Ben ve benim durumumda olan insanlara reva görülen bu acıları, bundan sonra hiç kimsenin yaşamasını istemiyoruz. Ayrıca bu cinayetleri işleyen mekanizmaya sizin huzurunda seslenmek istiyorum. Siz bu insanları Katlederken , babasız doğup büyüyen kardeşim Hebun’un ve binlerce Hebun’ların beyinlerindeki düşünceyi ve sizlere karşı besledikleri öfkeyi ve kini nasıl öldüreceksiniz. İşte bunu yapmazsınız. Biz canımızın bir parçası olan kayıplarımızı unutmuyoruz, unutmayacağız, unutturmayacağız. Onlar hayatımızın en değerli parçasıdır.
O çok değerli parçayı bulup ona sarılıp kavuşma umuduyla hepinizi tekrar selamlıyor, bütün anların ellerinden öpüyorum.”
“Gerçeği bilme hakkımız var, bilmek istiyoruz; Mehmet Özdemir nerede?”
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon adına yapılan ve Cumartesi İnsanları’ndan Hatice Kalpaklı’nın okuduğu basın metni ise şöyleydi:
“Geçmişin acılarının, suçlarının ve utancının bugün de güncellenerek devam etmesi karşısında duyduğumuz sorumluluk nedeniyle, 509 haftadır Galatasaray’dayız. Hatırlanmayanları hatırlatmak için, gizlenenleri açıklamak için, söylenmeyenleri söylemek için 509 haftadır Galatasaray’dayız.
509 haftadır söylüyoruz:
Bu topraklarda tüm iktidarlar, yargıyı kendi kontrolü altına alarak baskı ve zulüm politikalarının aracına dönüştürdü. Bu topraklarda yargı, devletin sınırsız gücü karşısında yurttaşın hak ve özgürlüklerini koruma işlevini yerine getirmeyerek, zalimlerin saltanat sürmesinin aracına dönüştü. O nedenle kayıplarımızın hiçbir şüpheye yer bırakmayacak netlikteki faillerine, ne geçmişte ne de bugün dokunulmadı. Bu hafta gözaltında kaybedildiği ve akıbetini açığa çıkartacak yargısal süreçlerin işletilmediği, uluslararası mahkemenin de kayıtlarına geçen Mehmet Özdemir dosyasındaki gerçeği açıklamak için buluştuk. 44 yaşındaki Mehmet Özdemir, Diyarbakır’ın Bağıvar köyünde yaşıyordu. Birisi henüz doğmamış sekiz çocuk babasıydı. HADEP üyesi olan Özdemir; defalarca gözaltına alındı, ağır işkenceler gördü. Son gözaltına alındığında kendisine: “bir daha seni alırsak öldüreceğiz” denildi. O da ailesine “Gözaltına alındığımda beni ilk arayacağınız yer Saraykapı’daki JİTEM olsun” uyarısında bulundu. Mehmet Özdemir, 26 Aralık 1997 günü Diyarbakır’da bir kahvede otururken, insanların gözü önünde telsizli, uzun menzilli silahlı kişiler tarafından zorla beyaz Torosa bindirildi. Enzile Özdemir, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcılığı’na dilekçe ile başvurarak eşinin nerede olduğuna dair bilgi talep etti.
Savcılık, dilekçesine “Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alınmıştır” ibaresi taşıyan bir damga vurdu. Gözaltı süresi bittiği halde Mehmet Özdemir mahkemeye çıkarılmayınca eşi, İHD Diyarbakır Şube Başkanı ile birlikte savcılığa gitti. Savcı bu kez Özdemir’in gözaltına alınmadığını, gözaltına alındığına dair belgenin yanlışlık sonucu verildiğini söyledi. Ailesi ve İnsan Hakları Derneği onu her yerde aradı, tüm kurumlara başvurdu ama Mehmet Özdemir’den bir daha haber alınamadı. 19 Aralık 2003 tarihinde, olayın tanıklarını bile dinlemeyen Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’in kaybedilmesiyle ilgili herhangi bir cezai takibat başlatmamaya karar verdi.
Aile bu karara itiraz edince 1 Eylül 2004 tarihinde, Siverek Ağır Ceza Mahkemesi, Mehmet Özdemir’in kaybolmasından birilerinin sorumlu olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmadığı gerekçesiyle ailenin itirazını reddetti. İç hukukta sonuç alamayan Özdemir ailesi, davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdı. AKP Hükümeti, devlet makamlarının Mehmet Özdemir’in kaybolmasında doğrudan veya dolaylı olarak sorumluluğunun bulunmadığını ileri sürerek, AİHM’den başvurunun “kabuledilemez nitelikte” olduğu yönünde karar vermesini talep etti. AKP Hükümeti’nin AİHM’e sunduğu soruşturma dosyasını inceleyen yargıçlar; Mehmet Özdemir’in kaybolmasıyla ilgili olarak Cumhuriyet Savcısı’nın yapmış olduğu soruşturmada, çarpıcı ihmaller olduğunu saptadı. Olayın gerçekleştiği kahvenin sahibinin, garsonların, orada bulunan müşterilerin ve civardaki esnafın tanıklık etmesini sağlamak için, Cumhuriyet Savcısı’nın hiçbir girişimde bulunmamasını şaşkınlık verici buldu ve etkin soruşturma yapılmadığına hükmetti. AİHM, 08 Ocak 2008 tarihinde oybirliği ile “Türk devletinin, Mehmet Özdemir’in kaybolması ve ihtimal dâhilinde olan ölümünden sorumlu olduğu” kararına vardı ve Türkiye mahkum oldu. (Başvuru No: 54169/00) Gözaltında kaybedildiği resmi belge ile AİHM kararı ile sabit olan Mehmet Özdemir’i kaybedenler, kaybedilmesinden sorumlu olanlar, hiçbir şüpheye yer vermeyecek kadar açıktır.
Mehmet Özdemir davası uluslararası hukuka uygun bir şekilde yeniden açılsın!
Mehmet Özdemir’in akıbeti açıklansın, failleri yargılansın!”
Zîn Demir