Barış, modern siyasal literatürde sıklıkla çatışmanın sona erdiği bir moment olarak tanımlanır. Ancak bu yaklaşım, barışı zamansal bir eşik olarak ele alırken, siyasal iktidarın şiddetle kurduğu yapısal ilişkiyi göz ardı eder. Oysa barış, bir “an”dan ziyade bir rejim olarak kavranmalıdır: devletin zor aygıtları, yaşam politikaları ve toplumsal taleplerle kurduğu ilişkinin bütünsel biçimi.
Bu çerçeveden bakıldığında, uzlaşma ve çözüm süreçlerinin eş zamanlı olarak sürdürülen askerî ve güvenlikçi pratiklerden soyutlanması, siyasal gerçekliği eksik ve ideolojik bir biçimde temsil eder. Barış söylemi, zorun sona erdiği bir durumu değil; çoğu zaman zorun yeniden düzenlendiği bir yönetimsellik biçimini ifade eder.
Türkiye’de son dönemde yeniden dolaşıma sokulan barış ve normalleşme söylemi bu durumu açık biçimde ortaya koymaktadır. İç politikada diyalog ve istikrar vurgusu öne çıkarılırken, sınır ötesi askerî operasyonların sürekliliği korunmaktadır. Bu durum basit bir çelişki olarak değil, devlet aklının çatışmasızlığı nasıl tanımladığını gösteren yapısal bir örüntü olarak ele alınmalıdır. Burada amaç, şiddetin ortadan kaldırılması değil; denetlenmesi, mekânsal olarak yeniden dağıtılması ve yönetilebilir kılınmasıdır.
Bu noktada sıklıkla gündeme gelen “kapitalist sistem altında çatışma süreçleri sona erdirilebilir mi?” sorusu önem kazanmaktadır. Güney Afrika’da apartheid sonrası müzakere süreci ve Kolombiya’da FARC ile imzalanan barış anlaşması, uzun süreli silahlı çatışmaların belirli ölçülerde sonlandırılabildiğini göstermektedir. Ancak bu örnekler, barışın sınırlarını da görünür kılar. Güney Afrika’da siyasal eşitlik tesis edilmiş olsa da yapısal sınıfsal ve ırksal eşitsizlikler büyük ölçüde varlığını sürdürmektedir. Kolombiya’da ise silahların susması, paramiliter şiddetin ve kırsal eşitsizliklerin ortadan kalkmasını sağlamamıştır.
Bu durum, çatışmanın sona ermesi ile tahakküm ilişkilerinin çözülmesi arasındaki farkı ortaya koyar. Çatışma sonlandırılabilir; ancak bu, zorun ve eşitsizliğin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam da bu nedenle Murray Bookchin, devletli toplumlarda barışın çoğu zaman özgürleşme değil, yönetilebilirlik anlamına geldiğini vurgular. Bookchin’e göre hiyerarşik ve merkezî siyasal yapılar için mesele zorun sona ermesi değil, kontrol altına alınmasıdır. Militarizm geri çekilmediği ve tahakküm ilişkileri çözülmediği sürece barış, kalıcı bir toplumsal dönüşüm üretmez.
Suriye’de devam eden askerî müdahaleler bu bağlamda yalnızca dış politika başlığı altında ele alınamaz. Barışın coğrafi olarak bölünmesi, aynı zamanda etik olarak parçalanması anlamına gelir. Bir siyasal düzen istikrarı kendi sınırları içinde tanımladığında, yaşam hakkı evrensel bir ilke olmaktan çıkar ve jeopolitik çıkarlar doğrultusunda derecelendirilir. Achille Mbembe’nin “nekropolitika” kavramı tam da bu noktada açıklayıcıdır: devlet, hangi yaşamların korunacağına, hangilerinin feda edilebilir olduğuna karar verir.
Bu çerçevede Kürt siyasi hareketinin barış süreçlerindeki konumu özel bir önem taşımaktadır. Gerek Türkiye’de gerekse Suriye’de Kürt hareketi, barışı yalnızca silahların susmasıyla sınırlamayan; siyasal tanınma, yerel özerklik ve toplumsal katılım üzerinden tanımlayan bir perspektif geliştirmiştir. Bu yaklaşım, barışı teknik bir güvenlik meselesi olmaktan çıkararak siyasal ve toplumsal bir hak mücadelesi olarak yeniden kurması bakımından kritiktir. Ancak bu hattın da sürekli askerî baskı ve güvenlikçi politikalarla sınırlandığı görülmektedir.
Barışın araçsallaştırılması, toplumsal hafızada derin bir tahribat yaratır. Şiddetin sürekliliği görünmez kılındıkça, siyasal talepler bastırılır ve çatışmasızlık teknik bir yönetim meselesine indirgenir. Böylece barış, yaşamı koruyan etik bir ilke olmaktan çıkar; iktidarın şiddeti yeniden adlandırma biçimine dönüşür.
Sonuç olarak barışın imkânı, barışı bir güvenlik stratejisi olarak değil; etik ve siyasal bir ilke olarak yeniden kurabilmekten geçmektedir. Yaşamı merkeze alan, tahakküm ilişkilerini sorgulayan ve sınırların ötesini de kapsayan bir siyasal tahayyül olmadan barış, kalıcı bir anlam kazanamaz. Aksi hâlde barış, zorun farklı biçimlerde sürdürülmesinden ibaret kalacaktır.
Bu nedenle barışın imkânı, yalnızca devletlerin güvenlik stratejilerine ya da yukarıdan yürütülen müzakere süreçlerine indirgenemez. Türkiye ve bölge deneyimi, barışın ancak aşağıdan örülen; siyasal tanınma, yerel özerklik ve toplumsal katılım talepleriyle şekillenen bir toplumsal barış hattı üzerinden gerçek bir içerik kazanabileceğini göstermektedir.
Sonay Başaran Büyükbıyıklı