1989’da, Güney Afrika uluslararası yaptırımlar duvarının ardında son müttefiklerini de kaybederken, Alman asıllı yazar Klaus D. Vaqué, benimsediği ülkesini tutkuyla savunan bir kitap yazdı. Kitabı, The Plot Against South Africa (Güney Afrika’ya Karşı Komplo), benzersiz bir bakış açısı sunuyor: ülkenin beyaz azınlık yöneticilerinin gözünden bir bakış.
Bu alternatif gerçeklikte, Güney Afrika, barbarlık deniziyle çevrili bir medeniyet adasıydı. Kitabın ““Facts or Fiction?” (Gerçek mi Kurgu mu?) başlıklı bölümü, ırksal temellere dayalı “ayrı gelişim” sistemiyle ilgili “mitlere” bir cevap veriyor. Vaqué’nin anlattığına göre:
- Güney Afrikalı siyahlar, kendi özerk yönetimleri altındaki eyaletlerinde eşit haklara sahipti;
- Siyah işçiler, diğer Afrika ülkelerindekilere kıyasla daha fazla özgürlüğe ve ekonomik fırsata sahipti;
- Siyasi tutukluların hepsi Moskova veya Beijing’den koordine edilen “teröristler ve devrimciler”di;
- Her halükarda, Güney Afrika haklı olarak beyaz sakinlerine aitti ve “beyaz Güney Afrika’da fetih yoluyla siyahilerden alınan neredeyse hiçbir bölge yoktu.”
Bugün bu iddialar umutsuzca anakronik görünüyor, ancak apartheid’ın bir zamanlar ciddi, ana akım ve meşru bir politika olarak kabul edildiğini unutmak kolay. Politikacılar kariyerlerini ayrı gelişim politikasına adadılar ve Güney Afrika hükümeti bakanlıkları bunu nasıl başaracaklarını açıklayan binlerce sayfalık araştırma raporları yazdılar. Amerika Birleşik Devletleri’nde muhafazakar köşe yazarları, gerekli veya daha az kötü bir seçenek olarak gördükleri şeyin tutkulu savunmalarını yazdılar.
Sistemin ayrıca hatırı sayılır bir medya bütçesi de vardı. New York Times gazetecisi Ron Nixon, 2015 yılında yayımlanan “Selling Apartheid: South Africa’s Global Propaganda War“ (Apartheid’ı Satmak: Güney Afrika’nın Küresel Propaganda Savaşı) adlı kitabında, Pretoria’nın yurtdışında imajını parlatmak için kullandığı karmaşık etki mekanizmasını ortaya koydu. Bu mekanizma, yüksek ücretli lobiciler ve halkla ilişkiler firmalarının yanı sıra ABD’li politikacılara ve gazetelere yapılan gizli bağışları da içeriyordu. Nixon, “Eski Güney Afrika Enformasyon Bakanlığı’nın resmi tahminlerine göre, kampanyaya yıllık harcama yaklaşık 100 milyon dolardı (1980’lerin doları cinsinden)” diye yazıyor. Ancak gerçek rakam asla bilinemeyebilir, “çünkü düzinelerce gizli proje kaydı yok edildi.”
Beyazların iyiliksever yönetimi altında mutlu siyahi çiftçilerin propaganda görüntüsü pek şaşırtıcı değil; Amerikalılar da ayrımcılık ve Kızılderili rezervasyonları hakkında benzer şeyler söylemişti. Beklemediğim şey ise beyaz Güney Afrikalıların asıl sakinler olduğu önerisiydi. Avrupalılar önce geldi, diye iddia ediliyordu ve bu yüzden de ilk hak sahibiydiler [to have dibs].
Söylemeye gerek yok ki, bu, Wampanoag halkının Plymouth Kayası’nı ancak Hacılar onları davet ettikten sonra bulduğunu iddia etmek kadar gerçek dışıdır. Yine de aynı iddia, yalnızca Güney Afrika için değil, Namibya (o zamanlar Güney Batı Afrika olarak adlandırılan Güney Afrika kolonisi) ve komşu Rodezya için de apartheid savunucularının yazılarında tekrar tekrar yer almaktadır.
Güney Afrika’da sekiz yıl başbakanlık yapmış ve apartheid rejiminin mimarı olarak kabul edilen Hendrick Verwoerd, “Güney Afrika, Afrika kıtasının diğer bölgelerinin aksine, hiçbir zaman herhangi bir siyah ırkın ‘geleneksel’ yurdu olmamıştır,” diye açıklamıştır. “Aslında, siyah Afrikalılar, bugünkü Güney Afrika topraklarına, ilk beyaz göçmenlerin iç bölgelere doğru ilerlemeye başladığı dönemle aynı zamanda girmişlerdir.”
Günümüz Zimbabve’sindeki beyaz yerleşimcilerle ilgili de benzer bir mitoloji vardı. 1965’te bağımsızlığını ilan ettikten sonra Rodezya’yı yöneten Ian Smith, “Açıkçası burası kimsenin toprağı değildi,” diye yazmıştı, “[…] bu yüzden kimse onları izinsiz giriş yapmakla veya bir işgale katılmakla suçlayamazdı.”
Söylemeye gerek yok ki (ama yine de söyleyeceğim) bu tam bir saçmalık! Portekizli kaşifler, ilk Hollandalı yerleşimciler gelmeden çok önce, 15. yüzyılın sonlarından beri Cape’te Afrikalı yerlilerle takas yapıyor ve savaşıyorlardı. Ancak bu iddia, apartheid’ın pazarlama stratejisi için çok önemliydi. 1960’larda bile, etnik üstünlük fikrini tamamen ırksal gerekçelerle satmak zordu. Diğer grup, izinsiz girenler veya ima edilenleri anlamayan istenmeyen misafirler olarak çerçevelenebilirse, fikir daha kabul edilebilir hale geliyordu.
Bazı muhafazakarlar için bu, apartheid’ı daha kolay sindirilebilir hale getirdi. YouTube’da artık mevcut olan dijitalleştirilmiş Firing Line arşivlerinde, National Review’ın kurucusu William F. Buckley ile Güney Afrika Başbakanı John Vorster arasında Johannesburg’da çekilen bir röportajı izleyebilirsiniz. Grenli televizyon görüntülerinde, entelektüel muhafazakarlığın babası, apartheid’ın mantığını bir matematik problemiyle boğuşan bir öğrenci gibi uzun uzadıya inceliyor:
Buckley, “Anladığım kadarıyla, Güney Afrika’daki durumu kabaca şöyle değerlendiriyorsunuz,” diyor. “Siyah nüfus sizin misafirleriniz, aslında kadim topraklara aitler; sizin topraklarınızda yaşadıkları ve çalıştıkları sürece, birinci sınıf vatandaş olmadıklarını kabul etmeleri gerekiyor.”
Vorster, “Onları aşağı yukarı Avrupa’daki misafir işçilerle eşdeğer tutabilirsiniz,” diye açıklıyor.
Buckley daha ileri gitmedi. Güney Afrika’da, ABD’de olduğu gibi, ırksal ayrımcılık sistematik bir baskı biçimi olmaktan ziyade büyük bir yanlış anlama olarak görülüyordu. Buckley, 1963’te Güney Afrika’ya yaptığı iki haftalık bir geziden sonra şöyle yazmıştı: “Verwoerd’ün samimiyetinden şüphe etmek için hiçbir neden olmadı. O, Siyahlara yardım etmeyi amaçlıyor.” Programı daha sonra Rodezya liderini ağırlayacaktı ve her iki ülkeye karşı da yaptırımlara karşı çıktı.
Erken dönem Siyonistlerin iddia ettiği “Halksız Bir Ülke” olarak adlandırılan bir başka etnik devletle olan paralelliği fark etmemek mümkün değil; tabii orada yaşayanları saymazsak. “Yerlilik” iddiası, Güney Afrika’da olduğu kadar İsrail için de merkezi bir öneme sahip: Atalarınız 2000 yıl önce orada yaşamışsa İsrailli olabilirsiniz, ancak 1948’de kovulmuşlarsa olamazsınız. Bugün bile, Long Island’dan bir Yahudi ailesinin Kudüs’te doğmuş bir Arap’tan daha fazla Kudüs’te yaşama hakkına sahip olduğunu açıklamak için belirsiz soyağacı argümanlarına sarılan Siyonistler (başbakan da dahil olmak üzere) bulabilirsiniz.
Güney Afrika, muhafazakarları o dönemde İsrail’in bugün olduğu gibi aynı nedenlerle cezbediyordu: Avrupa egemenliğinin sona ermekte olduğu bir bölgede Batı medeniyetinin bir ileri karakoluydu. William F. Buckley, 1963’teki ziyaretinden sonra “beyaz adamın Afrika’daki üs bölgesi”ne duyduğu sempatiyi ve “Arabistan’ın bağrındaki yerleşim bölgelerini korumak ve beslemek için Siyonistlerin kararlılığına denk bir kararlılığa sahip” Güney Afrikalı yetkililere duyduğu hayranlığı zorlukla gizleyebiliyordu.
İsrail, Güney Afrika’nın Ulusal Partisi’nin iktidara geldiği ayda kuruldu ve aynı zorlukla karşı karşıyaydı: iktidarı tek bir etnik grubun elinde tutarken modern bir devlet kurmak. İsrail’in ilk başbakanı David Ben-Gurion, bağımsızlık ilanından kısa bir süre önce partisine şöyle demişti: “Yahudi devletine tahsis edilen bölgelerde %40 oranında Yahudi olmayanlar var. En az %80’i Yahudi olan bir devlet ancak yaşayabilir ve istikrarlı bir devlet olabilir.”
Güney Afrika ve Namibya’da çözüm Bantustanlar oldu: fazla Siyah nüfusu barındırmak için tasarlanmış bir dizi iç uydu devlet. Bunlardan dördü resmen bağımsız oldu: pasaport çıkardılar, parlamentolar seçtiler ve sonunda kendi ırksal mini diktatörlüklerine dönüştüler, ancak başka hiçbir ülke onları tanımadı. Milyonlarca siyah Güney Afrikalı yeni yurtlarına “geri gönderildi”. Çünkü sonuçta onlar yabancıydılar.
İsrail’de sorun, kitlesel sınır dışı etme ve yasadışı yerleşimlerin yavaş yavaş yayılmasıyla çözüldü.
Bu, İsrail ve Güney Afrika’nın ideolojik ikizler olduğu anlamına gelmez. Apartheid, Nazi ırkçı teorilerinden büyük ölçüde etkilenmişti ve ideologlarının çoğu Yahudi karşıtlığını gizlememişti. Vorster, başbakan olmadan önce Almanları desteklediği için 17 ay boyunca gözaltında tutulmuştu.
Fakat bir etnik devleti haklı çıkarmanın çok sayıda yolu yok ve iki ülke sık sık birbirlerinin notlarına göz atıyordu. Güney Afrika’nın resmi yıllık kitabında belirtildiği gibi, İsrail ve Güney Afrika’nın “her şeyden önce ortak bir noktası var: Her ikisi de ağırlıklı olarak düşmanca bir dünyada, koyu tenli insanların yaşadığı bir ortamda bulunuyor.”
Bildiğim kadarıyla, Güney Afrikalılar “toprağı kurtarma” iddiasında bulunmadılar, ancak yazılarının bazıları erken dönem Siyonist metinlerinden alıntılanmış olabilir. Güney Afrika’nın baş propagandacısı Eschel Rhoodie, Namibya’da beyaz yerleşimcilerin “kuyu kazdıklarını, yollar inşa ettiklerini, sert toprak kabuğunu sürdüklerini ve isteksiz bir çevreye kendi iradelerini dayattıklarını” yazarak, ülkenin geleceğinde neden benzersiz bir paya sahip olmaları gerektiğini açıklamıştı. Aynı ciltte daha sonra, bir başka déjà vu anı: Namibya’nın apartheid versiyonuna dair bir bölümün başlığı “The Desert Will Bloom” (Çöl Çiçek Açacak) şeklinde.
Dr. Rhoodie, Güney Afrika’nın en büyük skandallarından birinin merkezinde yer alan, ilginç bir yaşlı huysuzdu. 1970’lerin sonlarında, başında olduğu Enformasyon Dairesi’nin, gazeteleri ve olumlu haberleri elde etmek için gizli fonlar kullanarak yüzün üzerinde yurtdışı nüfuz operasyonu yürüttüğü ortaya çıktı. ABD’de, Washington Star gazetesini satın almaya çalışmış ve yüz binlerce doları dostane Senato adaylarına aktarmıştı. O zamanlar bu, Güney Afrika’nın Watergate’i gibiydi; bugün ise AIPAC’ın yıllık bütçesini bile zor etkilerdi.
Rhoodie, İsrail ile bağların kurulmasında da önemli rol oynadı ve ülkeyi birkaç kez ziyaret etti. Bu gezilerden birinde, el bagajında alışılmadık bir hatıra ile döndü: Güney Afrika’nın atom bombaları için kullanılacak bir nükleer tetik. (O zamanlar, Nazi sempatizanı tarafından yönetilen bir ülkede bile, nükleer silahların yayılması o kadar büyük bir tehdit olarak görülmüyordu.)
1970’lerde, büyüyen devrimci hareketler ve Sovyet etkisi, Güney Afrika’daki beyaz rejimler için uygun bir zemin oluşturunca, durum değişti. William Safire, New York Times‘ta apartheid’ı sona erdirmenin “Afrika’nın başka yerlerinde var olan türden bir siyah yönetimi” anlamına geleceği ve “Güney Afrikalı beyazların çoğunun ezilen olmaktansa ezen olarak kalmayı tercih edeceği” uyarısında bulundu.
Aynı gazetede yazan Dinesh D’Souza (o zamanlar henüz aptalca şeyler söyleme konusunda uzun bir kariyerin başındaydı), çoğunluk yönetiminin “muhtemel bir katliama” ve “güvenilir bir Amerikan müttefikinin kaybına ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Afrika’daki dış politikasının yenilgisine” yol açacağını öngörmüştü. (Burada “Arap” ve “Orta Doğu” gibi kelimeler yer alsa, Times muhtemelen bu makaleleri bugün fazla düzenleme yapmadan yeniden basardı.)
Daha önce Bantustan’ların Güney Afrika dışında tanınma elde edemediğinden bahsetmiştim. Dikkat çekici bir istisna vardı: Kukla liderlerden birkaçı İsrail’e giderek ülkenin liderleriyle görüşmüş ve askeri yardım karşılığında manevi destek sağlamıştı. Siyah devletlerden biri olan Bophuthatswana, Tel Aviv’de gayri resmi bir elçilik kurmuştu. Bir diğeri olan Ciskei ise kendi başkenti ile yasadışı yerleşim yeri Ariel arasında “kardeş şehir” ilişkisi kurmuştu.
1982’deki soykırım niteliğindeki Lübnan işgalinden bir yıl önce Ariel Sharon, Angola sınırında savaşan Güney Afrika güçlerini incelemek üzere Namibya’ya gitti ve dünyaya onlara daha fazla silah gönderilmesi çağrısında bulundu. Eski İsrail diplomatlarına göre Sharon’ın Bantustan modeline “büyük ilgisi” vardı. Yirmi yıl sonra, Batı Şeria güvenlik bariyerinin inşasına başladı.
Bu benzerlikleri sıralamaya devam edilebilir, ancak karşılaştırmanın sınırları vardır. Birincisi, Noam Chomsky’nin de belirttiği gibi, bu Güney Afrika için haksızlık olur . Pretoria en azından Bantustan’ların bağımsız olduğunu iddia ederken, Filistin Yönetimi uluslararası kuruluşlarla her etkileşiminde “diplomatik terörizm”le suçlanıyor.
Güney Afrika veya Rodezya’daki suçlar neredeyse her zaman ordu veya polis tarafından işlenmiştir. Batı Şeria’da sıkça görülen, Afrikaner sivillerin çiftlik evlerini yıkıp, Siyahi çiftçileri topraklarından çıkarmak için ekinleri yaktığı hiçbir vakaya rastlamadım. Güney Afrikalı bakanların muhaliflerini “insan hayvanları” olarak nitelendirdiği veya yerli halk arasında “masum sivil yok” iddiasında bulunduğu hiçbir örneğe de rastlamadım. Kimyasal silah kullanmaktan çekinmeyen Rodezya Güvenlik Güçleri bile, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin son iki yıldır Gazze’de gerçekleştirdiği türden şehirleri yerle bir etme eylemlerine girişmedi.
Apartheid politikalarının ayrıntılarına dalmak cazip gelebilir; örneğin, beyaz olmayanların hareket özgürlüğünü kısıtlayan geçiş yasaları veya nerede yaşayabileceklerini ve çalışabileceklerini belirten Grup Alanları Yasası gibi . Ancak etnik devlet kurmanın birden fazla yolu vardır: Güney Afrika’nın apartheid rejimi, Namibya’da uyguladığı versiyondan farklıydı ve Rodezya’nın tamamen ayrı bir sistemi vardı. Rodezya’da Bantustan’lar yoktu ve bazı siyah bireyler oy kullanabiliyor ve parlamentoya seçilebiliyordu.
Can alıcı nokta sadece yasaların içeriği değil, amaçlarına nasıl ulaştıklarıdır. Siyah Rodezyalılar oy kullanabiliyordu, ancak yüksek gelir ve eğitim şartları, karmaşık bir ağırlıklandırma sistemiyle birlikte, oylarının beyazların oyları kadar önemli olmamasını sağlıyordu. Güney Afrika ırk yasalarını birkaç kez revize etti, ancak her seferinde amaç gücü doğru ellerde tutmaktı.
Dolayısıyla, apartheid devletleri için yapılan propagandanın neredeyse birbirinin aynı olması şaşırtıcı değil. İyi bir tartışmacı, sıradan kötü bir hükümeti savunmanın birçok yolunu bulabilir, ancak etnik üstünlüğe dayalı bir hükümeti haklı çıkarmanın ikna edici yolları çok azdır. İsrail ve Güney Afrika aynı ok kılıfından oklarını çıkardılar: Sanki dışarıdan getirilmiş bir grubun egemenliğini korumak için kurulmamış gibi görünmek zorundaydılar.
Güney Afrika benzetmesine yönelik itirazlar kaçınılmaz olarak İsrail’in 2 milyon Filistinli vatandaşı olduğu gerçeğine dayanmaktadır. Ancak bu, aynı topraklarda doğmuş ve yaşayan, vatandaşlık veya kendi evlerinde yaşama hakkı elde etme olasılığı olmayan yaklaşık 6 milyon vatandaş olmayan kişiyi göz ardı etmektedir. Güney Afrika’nın yasalarının İsrail’inkinden farklı olduğu doğrudur, ancak aynı sorunu çözmeyi amaçlıyorlardı: Siyasi gücü doğru ellerde tutmak.
Ve bu bulmacayı çözmenin en kolay yolunun, uymayan parçaları reddetmek olduğu ortaya çıkıyor.
Andrew Ancheta
(Current Affairs dergisi)