Ekonomik güç, ABD hegemonyasının temelini oluşturmaya devam ediyor; ancak bugün bu, finansal sistemdeki egemenlik biçimini alıyor.
Merhum Papa Francis defalarca “Üçüncü Dünya Savaşı’nı taksit taksit yaşıyoruz” demişti. Eh, taksitler giderek büyüyor.
ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı giderek daha geniş boyutlar kazanıyor. Yalnızca askeri çatışma yayılma tehdidi oluşturmakla kalmıyor, fakat yarattığı kıtlık ve fiyat artışları dünya ekonomisini de istikrarsızlaştırmaya başlıyor.
Savaş üzerine yapılan en iyi yorumların çoğu askeri dinamiklere odaklanmış durumda. Peki olup biteni Karl Marx’ın kapitalizm eleştirisi perspektifinden nasıl anlayabiliriz?
New Left Review’de yayımlanan “New Dollar Imperialism” (Yeni Dolar Emperyalizmi ) başlıklı makale*, Marksist İktisatçı Costas Lapavitsas tarafından kaleme alınmış ve bu konuda oldukça yardımcı olarak ABD emperyalizminin kendine özgü konumuna dikkat çekiyor.
Lapavitsas, ABD’nin küresel gücünün üretimdeki temellerinin küçüldüğünü belirtiyor. 1945’te ABD ekonomisi dünya imalat üretiminin yaklaşık yarısını gerçekleştiriyordu. Oysa “2024’te Çin, küresel imalat katma değerinin neredeyse yüzde 30’unu oluştururken… ABD’nin payı yaklaşık yüzde 10 seviyesinde.”
Ekonomik güç, ABD hegemonyasının temelini oluşturmaya devam ediyor; ancak bugün bu, finansal sistemdeki egemenlik biçimini alıyor.
Nitekim Lapavitsas, bu egemenliğin 2007-9 küresel finansal krizinden (GFC) bu yana daha da güçlendiğini gösteriyor. ABD doları hâlâ ezici bir biçimde ana rezerv para birimi konumunda. Bir başka deyişle, ABD devleti Marx’ın “dünya parası” dediği, evrensel ödeme aracı olarak paranın ihraççısıdır.
Bu durum, ABD Merkez Bankası Federal Reserve Board’un (Fed) krizleri yönetmedeki rolüyle daha da pekişmiştir. Küresel finansal krizi takip eden nicel gevşeme politikasıyla Fed, küresel finans sistemine muazzam miktarda dolar pompalamıştır. Üstelik şok anlarında -küresel finansal kriz ve Covid-19 pandemisinin başlangıcında- Fed, diğer merkez bankalarına ek dolar erişimi sağlayan swap hatları açmıştır.
Bu arada, ABD devlet borcu, bankaların ve şirketlerin kısa vadeli borç aldıkları devasa para piyasalarında temel teminat olarak kullanılmaktadır. Bu yapı, borç alıp veren ancak düzenlemeden kaçınan gölge bankaların serpilmesine olanak tanımıştır. Bunlar arasında özellikle “Büyük Üçlü” -BlackRock, Vanguard ve State Street- gibi varlık yöneticileri yer almakta ve bunlar üretken sermayenin giderek artan bir bölümünü kontrol etmektedir.
ABD bankaları ve şirketleri, dünya parasına kolay erişimleri sayesinde özel avantajlardan yararlanmaktadır. Aynı şekilde, Küresel Güney’deki kapitalistler ise bu erişimin çok daha sınırlı olması nedeniyle dezavantajlı durumdadır.
Avrupa ve Doğu Asya’nın çok daha güçlü kapitalizmleri “ABD’nin üretken kapasitesiyle rekabet edebilir” diye yazıyor Lapavitsas, “ancak dünya parasını ihraç edememeleri, küresel otorite eksikliğine ve ikinci sınıf askeri güce karşılık gelmektedir.” ABD’nin finansal egemenliği, uluslararası hukuk tarafından da desteklenerek, hizada durmayan devletleri zorlamak için yaptırımlar kullanmasına imkân tanımaktadır.
Pentagon ise ABD gücünün diğer koludur. Bu “yeni hegemonik yapıda… ABD’nin hava ve deniz gücü, dünya piyasasının entegrasyon koşullarını desteklemektedir. Hürmüz, Malakka, Babülmendep, Süveyş, Panama ve Hint Okyanusu’ndaki kilit rotalar gibi kritik deniz yollarını güvence altına almaktadır; bu yolların kesilmesi küresel üretim zincirlerini koparacaktır.”
Ancak artık hepimiz biliyoruz ki ABD, en önemli deniz yolunu bile güvence altına alamıyor: Hürmüz Boğazı. Lapavitsas da “finansal zorlamanın askeri güçten daha geniş uygulanabileceğini” kabul ediyor.
Ne var ki sonuçta belirleyici olan üretken güçtür. Endüstriyel üretimin eski Batı “merkezinin” ötesine yayılması, ABD’nin askeri üstünlüğünü tehdit etmektedir. ABD ve Batı yaptırımlarıyla ekonomisi harap olmuş İran, buna rağmen ABD ve İsrail’i uzakta tutmayı başaran füzeler ve insansız hava araçları üretme kapasitesini kanıtlamıştır.
İran’ın muhtemelen Çin ve Rusya’dan -Lapavitsas’ın ABD’nin başlıca rakipleri olarak tanımladığı iki güç- önemli ölçüde yardım aldığı gerçeği bu noktayı daha da vurgulamaktadır. Özellikle Çin, ABD devletine karşı güçlü bir askeri ve teknolojik rakiptir. Pek çok analistin de işaret ettiği gibi, ABD İran’ı yenmekte bu kadar zorlanıyorsa, Çin’in Tayvan’ı yeniden ele geçirmesini engelleme şansı çok daha düşüktür.
ABD’nin finansal egemenliğinin çözülmesi zaman alabilir. Ancak tanık olduğumuz dünya-tarihsel altüst oluşun, diğer kapitalist devletleri güçlü doların alternatiflerini aramaya itmemesini hayal etmek zordur.
* New Left Review, A Topography of the New Dollar Imperialism, Costas Lapavitsas
Çeviri: Ali Ekber
