3 Mayıs’ta Güneydoğu Anadolu’da yaşanan “süper hücre” fırtınası ve ardından 14 Mayıs’ta Çorum Sungurlu’da bir köyün binalarının yüzde 80’ini yerle bir eden hortum, bu sürecin ne tesadüf ne de sadece bir “doğa olayı” olduğunu kanıtlıyor. Alex Callinicos’un “Yeni Felaket Çağı” olarak tanımladığı bu dönemde, felaketler artık sistemin işleyişinin bir istisnası değil, bizzat kuralı haline gelmiş durumda.
Bilimsel veriler, küresel ısıtmanın 1,5°C eşiğinin artık bir hedef değil, yaşamın sürdürülebilirliği için son çıkış uyarısı olduğunu gösteriyor. Ancak bu ısınma, belirsiz bir “insanlık suçu” değil; kâr odaklı “Kapitalosen” (Sermaye Çağı) sisteminin doğrudan bir sonucudur. Sermaye birikiminin “biriktirmek için biriktirmek, üretim için üretmek” üzerine kurulu sınırsız büyüme hırsı, doğa ile insan arasındaki temel “metabolik etkileşimi” geri dönülemez bir biçimde bozluyor.
Bu yıkımın sınıfsal karakteri de en az fırtınaların kendisi kadar nettir. Jean-Paul Sartre’ın belirttiği gibi, felaketler sınıf ilişkilerini abartma işlevi görür; yoksulları vurur ve zenginleri esirger. Sungurlu’nun Oyaca köyünde evi başına yıkılan köylü ile küresel emisyonların %71’inden sorumlu olan 100 şirketin sahipleri bu kriz karşısında aynı gemide değildir. Zenginler kirlilikten, felaketlerden ve riskli alanlardan kaçacak yollar bulabilirken, krizin faturası her zaman ona en az katkıyı sunan emekçilere ve kırsal yoksulluğa kesilmektedir.
Egemen sınıfların bu tabloya yanıtı ise tam 31 yıldır süregelen bir “diplomatik oyalama tiyatrosu” olmuştur. Kasım 2026’da Antalya’da gerçekleştirilecek olan COP31, bu anlamda bir çözüm masası değil, bir tarafında kömürden çıkış takvimi vermeyen Türkiye’nin, diğer tarafında ise fosil devlerini savunan Avustralya’nın oturduğu bir “Kömür Koalisyonu” masasıdır. BM zirveleri, emisyonları azaltmayı başaramamış; aksine “Net Sıfır” gibi illüzyonlarla fosil kapitalizmine ömür biçen birer “yeşil aklama festivaline” dönüşmüştür.
Peki, bu süreci ne durdurabilir? Walter Benjamin’in dediği gibi devrim, bu felaket trenindeki yolcuların “acil durum frenini” çekme girişimidir. Bu freni çekebilecek yegâne güç, üretimin asıl sahibi olan ve sistemin emeğine muhtaç olduğu işçi sınıfıdır. Çözüm, lüks otel salonlarındaki sahte taahhütlerde değil; Akbelen’den Amazonlar’a, İliç’ten Filistin’e kadar yaşamı savunanların kuracağı Halkların İklim Zirvesi (HİZ) ve sokaktaki örgütlü iradededir.
İklimi Değil Sistemi Değiştir (İDSD) platformu olarak diyoruz ki; fırtınaların sıradanlaşmasına alışmak zorunda değiliz. Yaşamı kârın önüne koyan, fosil yakıtları derhal ve adil biçimde terk eden bir sistemi birlikte inşa edebiliriz.
Ya Gezegen Ya Kapitalizm! İklimi Değil Sistemi Değiştir!
