Ünlü İtalyan Marksist Antonio Gramsci’nin hapishanede tuttuğu defterlerde öne çıkan hegemonya kavramının en önemli tamamlayıcılarından biri, entelektüeller kategorisiyle ilgili yazdıklarıydı. Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi’nin ardından Avrupa’ya yayılan devrim dalgalarının, özellikle de liderlerinden olduğu İtalya işçi konseyleri hareketinin yenilgisinin sebeplerini anlayarak bir teori ortaya koymaya çalışan Gramsci’nin en büyük ilham kaynağı, Ekim Devrimi’nin liderlerinden Vladimir Lenin’di. Ancak Doğu’da (Rusya’da) devletin yapılanışı ile Batı’da (Avrupa’da) devletin yapılanışı aynı değildi. Dolayısıyla Gramsci açısından Lenin, Avrupa koşullarına tercüme edilmeliydi.
Gramsci de Lenin gibi demokratik merkeziyetçi bir devrimci partinin gerekliliğini savunuyordu. Farklı koşullara adapte olma yeteneğini gösterebilecek bu partinin Avrupa’daki karşılığı olarak Gramsci, Makyavel’in ünlü Prens eserinden esinlenerek “Modern Prens” kavramını ortaya atıyordu. Gramsci’nin sözleriyle Modern Prens, Makyavel’in prensinden şu açıdan farklıydı: “Modern Prens, mit prensi, gerçek bir kişi/somut bir birey olamaz. Toplumun bir organizması, karmaşık bir unsuru olabilir ancak: bu toplumda daha öncesinden tanınmış ve kendisini bir ölçüde eylem içerisinde ortaya koymuş olan kolektif bir irade somut bir biçim almaya başlar. Tarih zaten bu organizmayı tedarik etmiştir, o da siyasal partidir -içerisinde evrensel ve bütüncül olmaya eğilimli kolektif bir iradenin tohumlarının bir araya geldiği ilk hücre.”
Kolektif bir iradenin kendisini geri kalan kesimlere bizzat eylemin kendi içinde kanıtlamasını hedefleyen bu partinin üyeleri, Gramsci’ye göre işçi sınıfının organik entelektüelleridir.
Entelektüelin yeniden tanımlanışı
Bir devrimci partinin “entelektüellerden” oluşması ilk bakışta çok elitist bir tanım gibi görünebilir ancak Gramsci, entelektüel kavramını tarihsel-toplumsal ilişkilerin içine yerleştirerek tanımı kendisinden önce ve sonra entelektüel üzerine yazanların çoğundan çok daha geniş kullanmış ve elitist bakış açılarının tamamen ötesinde ele almıştır.
Gramsci’ye göre bütün insanlar entelektüeldir. Tüm insanları entelektüel olarak düşünmek, kafa emeği-kol emeği arasında kurulan katı ayrıma karşı çıkmak anlamına gelir çünkü en basit fiziksel faaliyetin içinde bile düşünsel bir faaliyet bulunmaktadır. Ancak entelektüelin bir kategori olarak tanımlanabilmesi için işlevlerine referans verilir: “Herkes entelektüeldir, buna bağlı olarak şu söylenebilir: Toplumdaki herkes entelektüellerin işlevine sahip değildir”.
Bu işlev entelektüellerin kendi içsel düşünsel faaliyetlerine değil ancak genel toplumsal ilişkiler sistemine bakarak anlaşılabilir. Entelektüel ister üretimde ister kültürde ister politik idare alanında olsun, genel olarak örgütleyici işlevi ile tanımlanmalıdır. Gramsci, ortaya çıkmakta olan her toplumsal sınıfın, kendisiyle birlikte organik bir birlik içinde bir veya birden fazla entelektüel katmanı ürettiğini söyler. Bu entelektüeller, bu toplumsal sınıfın içindeki tüm farklılıklara rağmen homojen bir bütün olarak örgütlenmesi işlevini üstlenirler. Dolayısıyla burada “entelektüel” çok okuyan, çok yazan, edebiyatçı, sanatçı, akademisyen vb. kesimleri değil, onları da içerecek biçimde sınıfın kolektif iradesinin oluşmasında katkısı olan ustabaşıdan, teknisyene, herhangi bir işçiden bir gecekondu direnişinin örgütçüsüne kadar herkesi kapsayabilen bir kesimi kapsar.
Bu yeni entelektüeller, sadece uzmanlar değil aynı zamanda liderler ve yeni bir kültürün yaratıcıları olacaktır. Entelektüel kaynaklara ulaşımı geleneksel entelektüellerce engellenen kitlelerin bu kaynaklara ulaşımını sağlamanın aracıları ve örgütleyicileri olarak bir demokratik pedagoji yaratacaklardır. Bu demokratik pedagoji Marx’ın söylediği anlamda “eğiticilerin de eğitimini” içermektedir. Dolayısıyla proletaryanın organik aydınları, sınıfa “dışarıdan bilinç” veren elitler değil, kitlelerin gerçek sorunlarına çözüm üretmek üzere onların bir parçası olarak ve onlarla birlikte eğitilen her düzeydeki entelektüeller olmalı, yeni bir tarihsel ve kültürel blokun taşıyıcıları olmalıdırlar.
Kapitalist hegemonyaya karşı mücadelede mevzi savaşı
Yazının başında belirttiğim gibi, Avrupa’daki yenilginin sebeplerini anlamaya çalışan Gramsci, Batı’da Doğu’nun aksine sivil toplumun çok gelişkin olmasını yenilginin sebeplerinden biri olarak görüyordu. Gramsci’nin tanımladığı sivil toplum, liberaller tarafından tanımlandığı şekliyle, devletin karşıtı olarak görülebilecek bir güç değildi. Aksine egemen sınıfın, hegemonik aygıtları (okullar, medya, yargı, diyanet vb.) aracılığıyla fikirlerini toplumun kılcal damarlarına kadar yayarak hegemonyayı, yani baskı ve rızanın aynı anda işlediği bir toplumsal hayatı oluşturabilmeyi başardığı bir alandı.
Doğuda doğrudan devleti hedefine alan bir mücadele başarılı olabilmişti çünkü büyük oranda devletin baskı işlevine dayalı bir devlet yapılanması vardı; oysa devletin etrafında sayısız mevzi sisteminin olduğu batıda bu devasa hegemonyaya karşı mücadele etmek gerekiyordu. Gramsci buna mevzi savaşı adını veriyordu. İşçi sınıfının organik entelektüelleri tam olarak devletin etrafını sarmış ve onu besleyen bu mevzileri kazanmak zorundaydı.
Günümüzde mevzi savaşı
Günümüzde bunun anlamı kapitalizmi ve kapitalist devleti besleyen milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik, LGBTİ+fobi, türcülük gibi tüm alanlarda mücadele eden bir kolektif gövdeyi, bir devrimci partiyi hayata geçirmektir. Bu sadece ideolojik bir mücadele değildir; işçi sınıfının organik entelektüelleri fiili mücadelede, örneğin bugün transların hormona erişiminin engellenmeye çalışılmasında, sokakta yaşayan hayvanların katledilmesinde, Kürtlere, göçmenlere yönelik ırkçılıkta, Alevilere yönelen mezhepçilikte bu öznelerin hareketlerinin bir parçası olmalı, onlarla omuz omuza olmalı ve kendilerini bizzat bu pratik içinde kanıtlamalıdır. Bu aynı zamanda bu mücadelelerin hepsinden öğrenmeyi gerektirir; bir organik entelektüel ancak mücadeleden öğrenerek gelişebilir.
Ancak bu da yeterli değil. Bir devrimci parti, işçi sınıfı mücadelelerinin ve ezilenlerin sisteme karşı verdiği mücadelelerin hafızası olmalıdır; bu deneyimin derslerini süzerek mevcut hareketlerin kazanması için müdahale edebilme yeteneğine sahip olmalıdır. Bunu yaparken dar parti çıkarlarını öne çıkarmaz, mücadelenin bir adım ileriye gidebileceği anları görebilme yeteneğine sahip olmalıdır.
Amacı yepyeni bir toplum oluşturmak olan organik entelektüeller, olan biteni ulusal sınırlar içinde düşünemez. Kapitalizmin bir dünya sistemi olduğunu ve ona karşı küresel düzeyde mücadele etmemiz gerektiğini her alanda anlatmakla, buna uygun taktik ve stratejiler geliştirmekle yükümlüdürler. Ve son olarak, bütün bu mücadelelerin kazanmasında işçi sınıfının merkezi rolünü kanıtlamak da bu partinin üyelerine düşen bir işlevdir.
