İran’da son dönemlerde yaşanan gelişmeleri kaygıyla izlemekle birlikte, İran’da yaşananlar sadece İran’ı etkilemiyor, bölge halklarını tehdit ediyor. Dünyanın en fazla kitle imha silahlarına sahip ülkelerin başında gelen ABD’nin, müzakereler devam ederken İran’ı, kitle imha silahı ürettiği gerekçesiyle vurması, emperyal açgözlülüğünü ve ikiyüzlülüğünü tüm dünyaya bir kere daha gösteriyor.
Uydu görüntüleri analizleri ile de doğrulanan, İran’ın Minab şehrinde kız çocuklarının eğitim gördüğü bir ilkokulun defalarca vurulması ile başlayan saldırı sonucunda çoğu çocuk, en az 175 kişi katledilmişti. Trump, bu saldırıları gerçekleştirirken, bir yandan da İran halkına, kendi kaderini tayin etme hakkını hiçe sayan müdahaleci bir üslupla ‘İşimiz bittiğinde hükümetinizi ele geçirin. Bu, muhtemelen nesiller boyunca bulacağınız tek şans olacak.’ sözleriyle seslenmişti.
Bugün İsrail’in ABD ile koordineli bir şekilde İran’a karşı gerçekleştirdiği saldırıların sonucunda öldürülenlerin sayısı artık yüzlerle ölçülebiliyor. İran’ın, saldırılara karşılık bölgedeki ABD üstlerine ve İsrail’e yönelik saldırıları bölgesel gerilimi artırıyor.
Bölgedeki gerilimin yanı sıra, İran’daki baskıcı devlet düzenine karşı aşağıdan yükselen toplumsal bir öfke de mevcut.
ABD’nin ‘demokrasi getirme’ iddialarıyla bir ülkeyi işgal etmesi yeni bir durum değil. Tarih, bu müdahalelerin hiçbirinin ne Libya’da, ne Afganistan’da, ne de Irak’ta halkların çıkarına olduğunu açıkça gösteriyor. ABD ne özgürlük ne de demokrasi peşinde. İran’a yönelik saldırılar küresel güç mücadelesinin kanlı bir yansıması. Bir yandan 7 Ekim 2023’ten beri İsrail’in Filistinlilere yönelik gerçekleştirdiği soykırım, diğer yandan ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, bölgede yaşayan milyonlar için yalnızca yoksulluk, yıkım ve ölüm getiriyor.
Özellikle son yıllarda İran’daki antidemokratik koşullar, muhalefet, basın ve kadınlar üzerindeki baskılar sonucunda giderek artan toplumsal öfke, ekonomik kriz, işsizlik ve yoksulluk ile birleşerek kadınların ön saflarda yer aldığı kitlesel protestolar ve sokak hareketlerinin yaşanmasına vesile oluyor. Üstelik toplumsal muhalefetin geniş kesimler tarafından desteklenmesi, büyük bir potansiyeli olduğunu da gösteriyor. Ancak ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları bu mücadelenin kendisine zarar vermekte. Çünkü savaş koşulları siyasi ve toplumsal sorunların, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin önünü tıkayıp, tüm odağı değiştirebilir, muhalefeti görünmez kılarak bastırılmasının koşullarını güçlendirebilir.
İran’a yönelik saldırıların karşısında durmak, İran’daki baskıcı rejimine destek vermek anlamına gelmemektedir. Hem büyük kitleleri yıkıma mahkum eden savaşın karşısında durmak, hem de özgürlüğü baskıcı rejimle kısıtlanmış olan İran halkının kendi kaderini tayin hakkına güvenmek aynı anda mümkün.
Değişimin gerçek gücü sadece İran halkına ait ve gerçek değişim ancak toplumun kendi içinden gelen aşağıdan bir hareketle mümkün. Kadınların cesur mücadelesi, öğrenci hareketleri, kitlesel protestolar ve işçi eylemleri bu değişime öncülük edecek olan yegane unsurlar. Otoriter rejimlerin son bulması geniş kitlelerin ortak mücadelesi ile nihayete erebilir. Savaş müdahaleleri ve egemenlerin dış politikalarının karşısında, halkın özgürlük arayışının yanında yer almak gerekiyor. Demokrasi ve özgürlük talebi için gerekli olan şey, toplumsal öfkenin birleşik ve örgütlü bir politik güç haline gelerek sürekliliğini sağlamak. Bu noktada üretim gücünü elinde tutan işçi sınıfının rolü belirleyicidir. İşçi sınıfının örgütlülüğü ile kadınların özgürlük mücadelesi, öğrencilerin demokratik talepleri ve diğer ezilen kesimlerin mücadeleleri birleştiğinde, İran’daki toplumsal muhalefet çok daha güçlü bir hale gelecektir. Meşru olan egemen sınıfın müdahaleleri ile kitlelerin geleceğini yok etmesi değil, işçi sınıfı önderliğinde kitlelerin birleşik mücadelesinin kendi kaderini belirlemesidir.