Belgesel, Amerikalı araştırmacı gazeteci Seymour Hersh’ün altmış küsur yılı kapsayan mesleki yolculuğunu mercek altına alıyor.
“Öldürülüp hakkı teslim edilmeyenlere, geçmişte direnenlere ve gelecekte direnecek olanlara” adanan bu belgesel projesi, Laura Poitras tarafından Hersh’e yirmi yıl önce teklif edilmiş ancak Hersh’ün bu teklifi kabul etmesi 2025 yılını bulmuş. Film boyunca tanıklık ettiğimiz, Hersh’ün azimli hatta takıntılı araştırma temposu ve kendini asla ön plana almak istememesi, bu teklifi 20 yıl boyunca göz ardı etmesini de açıklıyor aslında.
Kariyeri boyunca ABD’nin işlediği ve örtbas ettiği suçları açığa çıkarmak üzerine çalışan ve anonim kaynaklarının gizliliğine her şeyden çok önem veren Hersh’ün, sarı not defterleri ve sayısız dosyayla dolu olan ofisinde kendisiyle yapılan görüşmenin, restore edilmiş gerçek görüntülerle birlikte verildiği belgesel, kesintisiz ve etkileyici bir seyir sunuyor.
Hersh’ün bağımsız bir gazeteci olarak savaş suçlarına yönelik ortaya çıkardığı ilk önemli haber, 1968 yılında ABD ordusuna bağlı askerlerin Güney Vietnam’da yaklaşık 500 silahsız sivili katlettiği, çok sayıda kadına tecavüz ettiği My Lai Katliamı. Hersh, Associated Press’e bağlı bir Pentagon muhabiriyken kurduğu bağlantılar ve kendisine gelen isimsiz bir ihbarın izini sürerek, ordunun, tekil bir askerin geçirdiği anlık bir histeri sonucu bu katliamı yaptığına dair ürettiği söylemi yerle bir ediyor. Katliama katılan ya da tanıklık eden askerlerin birer birer konuşmaya başlamasıyla tamamen su yüzüne çıkan bu katliam haberinin ardından, ABD’de ortaya çıkmaya başlayan savaş karşıtı hareket de büyük bir kitlesellik kazanıyor. Tüm egemen güçlerin standart refleksi olarak, kamuoyunda bu katliam haberi büyük bir tepki uyandırsa da ordu tarafından bunun tüm orduya mal edilmemesi gereken münferit bir olay olduğu dile getirilir ancak yine de kapatılan soruşturma yeniden açılır. Yargılamanın sonunda, 30 kişinin ya bu vahşete katıldığı ya da bundan haberdar olduğu ve bu konuda hiçbir şey yapmadığı tespit edilse de sadece 14 kişi suçlanır. 22 sivili öldürmekten suçlu bulunan ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Teğmen William Calley hariç, hepsinin suçlamaları sonunda ya reddedilir ya da beraat ederler. Calley’nin cezası da sonunda indirilir ve 1974’te serbest bırakılır. Orduda görev yapan ve bu katliama tanıklık eden bir askerin annesinin o dönem Hersh’e verdiği röportajda dile getirdiği şu sözler, savaşın ve militarizmin vahşetini de özetler niteliktedir: “Onlara iyi bir çocuk verdim; geriye bir katil yolladılar.”
Yoksul ve göçmen bir ailenin çocuğu olarak başlayan ve tesadüf eseri muhabir olması gibi, kişisel hayatından önemli noktaları da aktaran belgesel, Vietnam katliamı haberinin ardından Hersh’ün ortaya çıkardığı başka dosyaları da kronolojik olarak ele alıyor: CIA’nın Vietnam Savaşı’na karşı ABD öğrenci hareketini yasadışı olarak gözetlemesi; ABD’nin Şili’de faşist diktatör Augusto Pinochet’in iktidara gelmesine gizli müdahalesi; Watergate skandalı ve son olarak da ABD ordusunun Abu Ghraib’de uyguladığı işkenceler. Ortaya çıkarılan tüm bu gizli dosyaların gösterdiği gerçekler bir yana, medyanın iktidar ile olan ilişkisi nedeniyle, Hersh’ün çalıştığı gazetelerde karşılaştığı sorunlar da bu belgeselin önemli bir parçası. 1970’te gazetecilik alanında Pulitzer ödülü alan ve 1980’lerden itibaren bağımsız olarak çalışmaya başlayan Hersh, halen aktif araştırmacılık faaliyetini sürdürüyor. Belgeselin güncel sahnelerinde, iş birliği yaptığı bir kaynağıyla İsrail’in Gazze’de devam ettiği soykırımın izlerini sürüyor ve Substack kanalı üzerinden haberlerini yayımlamaya devam ediyor.
Araştırmacılığında en hassas konu olarak, kaynaklarının gizliliğini vurgulayan Hersh, yayımladığı sayısız kitapta zaman zaman teyit etmediği bilgiler ile yanlış haber yaptığı gerçeğini kabul etse de belgesele yönelik çıkan eleştirilerde bu konuya fazla değinilmediği öne sürülüyor.
60 yılı aşkın yıldır devam eden bu örnek gazetecilik belgeseli, günümüz dünyasında iyice muğlaklaşan, manipülasyonun, yalan haberlerin, ulusal güvenliğin gerekçe gösterilerek örtbas edilen sayısız acının geçmişten beri nasıl yürütüldüğünü gözler önüne seriyor. Tanıklık edenleri dinlemek, korkusuzca araştırmak ve gerçekleri ortaya çıkarmak üzerine kurulan bir gazetecilik anlayışının kritik önemini bir kez daha hatırlatan belgeselin sonunda Hersh, çok fazla acı olaya tanık olduğunu, bir noktadan sonra bunlara müdahale edemediğini fark ettiğini dile getirirken, hissettiği acı da yüzüne yansıyor. Yönetmenlerin, devam etme motivasyonuna yönelik sordukları soruya Hersh’ün “mesleğimin mantrası” diyerek verdiği yanıt, gerçekten yana taraf tutmanın da özeti niteliğinde:
“Biz çok şiddet içeren bir kültürüz. Bir ülke böyle yapamaz. O yüzden geçmişten beri buna savaş açtım. Böyle bir şey yapıp hiç umursamayan bir ülke olamaz.”