Afet değil cinayet: Üçüncü yıldönümünde 6 Şubat depremleri unutulmadı

Resmî bir rapora göre 26 Ocak 2026 itibarıyla 360.455 kişi hala konteynerlerde yaşıyor.

6 Şubat 2023’te yaşanan Kahramanmaraş merkezli depremler, resmî rakamlara göre 53.537 insanın yaşamını yitirdiği, 107 bini aşkın kişinin yaralandığı; 11 ili kapsayan devasa bir yıkım yarattı. Üçüncü yılında geriye dönüp baktığımızda, “doğal afet” söyleminin ardına saklanan asıl gerçeği daha net görüyoruz: Bu, sermayenin kentleşme rejimi, denetimsizlik, imar afları, taşeronlaşma ve kamu gücünün sınıfsal tercihleriyle büyütülmüş bir toplumsal felaketti.

İlk aylarda ortaya çıkan dayanışma dalgası, emekçilerin ve halkın örgütlü/örgütsüz gücünü gösterdi; fakat devletin kriz yönetimi “eşitsiz” işledi. Barınma en temel hakken, geçici çözümler kalıcılaştı. Resmî bir rapora göre 26 Ocak 2026 itibarıyla 360.455 kişi hala konteynerlerde yaşıyor. Bu sayı, üç yıl sonra dahi yıkımın sınıfsal maliyetinin büyük bölümünün hâlâ depremzedelerin omuzlarında olduğunu söylüyor: Konteyner kentte geçen yıllar, yalnızca “bekleme” değil; iş, eğitim, sağlık, bakım emeği ve güvenlik sorunlarının iç içe geçtiği bir yoksullaşma süreci.

İktidarın ana yanıtı “inşa seferberliği” oldu. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 5-6 Şubat 2026 törenleriyle deprem bölgesinde teslim edilen bağımsız bölüm sayısının yıl sonu için toplam 452.983’e çıkarılacağı hedefini duyurdu. Bu tablo, bir yandan ciddi bir üretim kapasitesine işaret ederken, diğer yandan kimin nerede, hangi koşulla yaşadığı sorusunu açık bırakıyor: Yerinde dönüşüm mü, kent çeperine sürülme mi? Rant değeri yüksek merkezlerde kim tutunabiliyor, kim dışarı itiliyor? Konutun “hak” olmaktan çıkıp “proje”ye dönüşmesi, deprem sonrası mekânsal adaletsizliği derinleştiren kritik bir eşik oldu. Özellikle depremin yıldönümlerine denk getirilen ve “Asrın İnşası Türkiye’nin Başarısı: 455 Bin Konut Tamam”, “Memleket Aşkıyla 350 Bin Yuva Tamam” gibi sloganlarla düzenlenen anahtar teslim törenlerinin ardında ise hala altyapısı tamamlanmamış sokaklar, rezerv alan karmaşası ve merkezileşmiş, şeffaflıktan uzak bir yeniden inşa lansmanı ile felaketin fırsata dönüştürülmeye çalışılmasının güncel bir örneğine tanıklık ediyoruz.

Paranın akışı ise sınıfsal öncelikleri ele veriyor. Aynı resmî rapora göre 2025 sonu itibarıyla deprem ve afet risklerini azaltmaya dönük toplam kamu harcaması 3,6 trilyon TL; 2026 bütçesinde bu başlık için 653 milyar TL kaynak ayrıldığı belirtiliyor. AFAD bağış hesabında 15 Ocak 2026 itibarıyla 146,8 milyar TL toplanmış, 137,6 milyar TL harcanmış; geçici barınma (çadır-konteyner ve altyapısı) için 60,4 milyar TL, kira yardımları için toplam 43,5 milyar TL ödemeden söz ediliyor. Ancak “harcama büyüklüğü” ile “yaşamın yeniden kurulması” aynı şey değil: Denetim, şeffaf veri, katılım, yerinde planlama ve kamucu sosyal politika olmadan para; çoğu zaman müteahhitlik rejiminin yakıtına dönüşüyor.

Adalet cephesinde de tablo ağır. Adalet Bakanı’nın açıklamasına göre (Kasım 2025), 11 ilde 2.380 kişi hakkında ceza soruşturması yürütüldü; 2.591 ceza davası açıldı. Fakat sınıfsal “cezasızlık” mekanizması özellikle kamu görevlileri ve denetim zinciri söz konusu olduğunda güçleniyor: Yıkımın nedeni “birkaç kötü müteahhit”e indirgenirken, imar politikalarıyla, denetimsizlikle, ruhsat süreçleriyle kurumsallaşmış sorumluluk çoğu kez görünmezleştiriliyor.

Üçüncü yılda 6 Şubat’ın bıraktığı en büyük ders açık: Depreme hazırlık, afet sonrası iyileşme ve adalet; “yardım kampanyası” ya da “şantiye başarısı” değil, kamusal planlama, güçlü denetim, emekçiyi koruyan sosyal devlet, barınma hakkı ve hesap verebilirlik meselesidir. Deprem bölgesinde hayatı yeniden kurmak; sadece binaları değil, eşitliği ve güvenliği de inşa etmeyi gerektiriyor.

son yazıları

2025 kültür-sanat alanından akılda kalanlar

ilginizi çekebilir

100176 (1)
Barışın imkanı
dsip gorsel
DSİP: ABD, İran’a dokunma!
55074632622_8e5c7b5ddf_c
Minnesota’daki protestolar nasıl kazanabilir?