Pop müziğin tanınmış isimlerinden Mabel Matiz, “Perperişan” adlı şarkısı nedeniyle “genel ahlak”, “kamu düzeni” ve “çocukların korunması” gerekçeleriyle yargı önüne çıkarıldı. Süreç, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın şarkı hakkında erişim engeli talebinde bulunması ve ardından İçişleri Bakanlığı’nın suç duyurusuyla başladı. Hazırlanan iddianamede şarkı sözlerinin “müstehcenlik” kapsamında değerlendirilmesi istendi; mahkeme ise Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’ndan rapor talep ederek dosyayı bakanlığa ihbar etti. Duruşma sırasında hâkimin Matiz’e yönelttiği “Bu şarkıyı bir erkeğe mi yazdın?” sorusu, davanın yalnızca bir sanat eseriyle değil, heteronormatif düzenin sınırlarıyla ilgili olduğunu açık biçimde ortaya koydu. Matiz bu soruya, şarkılarını herkes için yazdığını ve sanatın cinsiyetle sınırlandırılamayacağını söyleyerek yanıt verdi. Kamuoyunda geniş yankı uyandıran dava, 11. Yargı Paketi’nden LGBTİ+ karşıtı düzenlemeler çıkarılmış olsa bile, yargının fiili uygulamalarla LGBTİ+ varoluşunu hedef almaya devam ettiğini gösteren çarpıcı bir örnek haline geldi.
11. Yargı paketinden kaldırılan LGBTİ+ karşıtı yasa, yargının sopasında hayat buluyor
Mabel Matiz davası, Türkiye’de LGBTİ+’lara yönelik baskının yalnızca yasalarla değil, yargının sopasıyla işlediğinin tipik bir örneği olarak kendini gösterdi. 11. Yargı Paketi’nde açıkça LGBTİ+ düşmanı maddeler geri çekilmiş olsa bile, bu dava bizlere kağıt üzerinde giden düşmanlığın yargının sopasında hayat bulduğunu gösteriyor. Yargı alanı bir tür esnek ve keyfi cezalandırma sahasına dönüştürüldü.
Bu işleyiş ise şöyle özetlenebilir: Yasa metninde “eşcinsellik suçtur” yazmaz; fakat “kamu düzeni”, “genel ahlak”, “çocukların korunması”, “müstehcenlik” gibi geniş ve ideolojik kavramlarla LGBTİ+ varoluşuna saldırır . Mabel Matiz’e sorulan “Bu şarkıyı bir erkeğe mi yazdın?” sorusu, tam olarak bu ideolojik hegemonyanın içinde anlam kazanır. Yargıç burada yasa uygulamaz; norm dayatır. Bu, hukukun tarafsız bir araç değil, heteronormatif hegemonyanın dili haline geldiği andır.
Dolayısıyla Matiz, geri çekilmiş bir yasanın değil, yargının sopasının hedefidir.
Sokaktan sanata : kolluğun sopasından yargının sopasına
Mabel Matiz davası ile şu olaylar arasında bir süreklilik vardır: Onur Yürüyüşlerinin sistematik biçimde yasaklanması ve aktivistlerin gözaltına alınması, Trans kadınların “şüpheli ölüm” başlığı altında cezasız bırakılan cinayetleri, LGBTİ+’ların “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”ten yargılanması ve Drag performanslarının, konserlerin, tiyatro oyunlarının “genel ahlak” gerekçesiyle yasaklanması…
Burada dikkat çeken şudur: Devlet, LGBTİ+’ları yalnızca yasadışı değil, gayrimeşru ilan etmeye çalışır. Yani “suç işliyorsunuz”dan önce, “varlık dahi göstermemeniz gerekiyor” mesajı verir.
Mabel Matiz’in davası bu açıdan bir “sanat davası” değil; lubunyaların kamusal varoluşunun yargılanmasıdır. Mahkeme salonu, yargının tavrıyla heteroseksüel düzenin sınırlarını yeniden çizdiği bir sahneye dönüşür.
Sokaktakine yapılan ünlüye yapılacak olanın provasıydı, ünlüye yapılan ise sıradakine yapılacak olanın provasıdır.
Eğer devlet, toplumun tanıdığı, sevdiği, popüler bir sanatçıya bunu yapabiliyorsa, LGBTİ+’ları topyekûn yargılabileceği bir sopayı göstermiş olur.
Bu yüzden Matiz davası, yalnızca “ünlü birinin başına gelen” bir olay değildir. Tam tersine, herkesin gözü önünde kurulan bir gözdağıdır. LGBTİ+ varlığını korkutma, sindirme ve toplumu “gönlünce” disipline etme çabasıdır.
Lubunyalar ve kadınlar neden hep kriz dönemlerinde öncelikli hedef halinde? Ahlaki panik ve iktidarın yönetme tekniği
Ekonomik kriz, savaş, yoksullaşma ve siyasal meşruiyet kaybı dönemlerinde iktidarlar sıkça ahlaki panik üretir. Ahlaki panik, toplumun işsizlik, enflasyon, sömürü, eşitsizlik gibi gerçek çelişkilerinin yerine egemenliğine en çok tehdit yaratabilecekleri düşmanlaştırma tekniğidir.
Bu noktada LGBTİ+’lar ve kadınlar “ideal hedef”tir çünkü: sayısal olarak görünür değildirler, kurumsal güçleri sınırlıdır, tarihsel olarak zaten damgalanmışlardır ve “doğal düzen”, “aile”, “ahlak” söylemleriyle kolayca şeytanlaştırılabilirler.
İktidar şunu yapar: ekonomik ve yönetim krizlerinin sorumluluğunu kendinden ve sermayedarlardan alarak yarattığı düşmanın üzerine atar.
Marksist-feminist okuma: Lubunyalar ve kadınların özgürlüğü cishetero kapitalizmin baş düşmanlarıdır
Marksist-feminist analiz şunu söyler:
Kapitalizm yalnızca emek sömürüsü değil, maddi ve toplumsal yeniden üretim rejimidir. Aile, cinsiyet rolleri ve cishetero norm, bu yeniden üretimin temel dayanaklarıdır.
Lubunyalar ve kadınlar bu düzen için tehlikelidir çünkü: ailenin “doğal” olmadığını gösterirler. insan üretiminde egemenlerin iktidarını sarsarlar. Cinsiyetin ve normlarının tarihsel ve toplumsal olduğunu açığa çıkarırlar. İtaat, bakım emeği ve ücretsiz emek düzenini görünür kılarlar.
Bu yüzden kriz anlarında hedef alınanlar, en zayıf olanlar değil; egemenlerin düzenini en fazla bozma potansiyeli olanlardır.
Bu düşmanlaştırmanın diğer tarihsel örnekleri şu şekilde çoğaltılabilir:
Nazi Almanya’sında, ekonomik çöküş ve siyasal kriz döneminde eşcinseller, Yahudilerle birlikte “toplumsal çürümenin sembolü” ilan edildi. Soğuk Savaş ABD’sinde McCarthycilik yalnızca sosyalistleri değil, eşcinselleri de “ulusal güvenlik tehdidi” olarak kodladı. 1980’ler İngiltere’sinde Thatcher dönemi, ekonomik yıkım ve sendika kırımı sırasında LGBTİ+’ları “aile değerlerine tehdit” olarak hedefe koydu. Günümüz ABD’si ve Türkiye’si trans ve lubunya karşıtı yasaları, kadını baskı altına alan aile yıllarını ve sokak hayvanlarını katletmeye dönük yasaları “çocukları koruma” söylemiyle süsledi. Bunların hepsi aynı tarihsel kalıbın güncel versiyonlarıdır.
Dolayısıyla tüm bu tarihi örnekler, tarihin kendisi değişse bile maddi ve toplumsal ilişkileri değiştirmeden iktidarın düşmanlaştırma ilişkilerinin değişmediğinin bir kanıtıdır. Bu sebeple LGBTİ+ ve kadın düşmanlığına karşı verilen mücadele, sosyalistlerin üretim ilişkilerini değiştirme mücadelesiyle aynı madalyonun farkı yüzleridir.
Madalyonun iki yüzünde de mücadele: Kurtuluşun tek şartı hep birlikte mümkün olmasından gelir
Bu tablo karşısında verilecek mücadele, yalnızca hukuki savunularla ya da tekil dava dayanışmalarıyla sınırlı olamaz. Çünkü Mabel Matiz davasının da gösterdiği gibi sorun, münferit bir yargı hatası değil; devletin ideolojik aygıtlarıyla yeniden ürettiği cishetero-kapitalist düzenin sürekliliğidir.
Marx, üretim ilişkilerinin yalnızca ekonomik alanı değil, toplumsal ilişkilerin bütününü belirlediğini söylerken, hukuku, ahlakı ve devleti bu ilişkilerin biçimleri olarak ele alır. Bu açıdan bakıldığında LGBTİ+ düşmanlığı ya da kadın düşmanlığı, kapitalizme “eklenmiş” kültürel sapmalar değil; ücretsiz bakım emeğini, aileyi ve cinsiyetli işbölümünü güvence altına alan maddi düzenin zorunlu çıktıları ve aynı zamanda da bu kapitalist düzeni geribesleyen toplumsal girdileridir. Lubunyaların ve kadınların hedef alınması, bu düzenin kriz anlarında kendini onarma refleksidir.
Gramsci ise bu maddi zorunluluğun nasıl rıza üreterek sürdürüldüğünü açıklar. Ona göre egemenlik yalnızca zor yoluyla değil, hegemonya yoluyla kurulur. Aile, ahlak, gelenek, milli değerler ve “çocukların korunması” gibi söylemler, devletin zor aygıtlarıyla sivil toplum arasında kurulan bu hegemonik köprünün temel taşlarıdır. Mabel Matiz davasında mahkeme salonunun bir disiplin sahnesine dönüşmesi, tam da bu hegemonik işleyişin yargıdaki ifadesidir. Yargıç, bu davada görüldüğü üzere yalnızca hukuku uygulamaz; egemen ahlakı da yeniden üretir.
Bu nedenle mücadele hattı da iki düzlemde birden örülmek zorundadır. Bir yandan devletin zor aygıtlarına karşı örgütlü ve politik bir direniş; diğer yandan gündelik hayatın, kültürün, sanatın ve dilin içinde işleyen cishetero normlara karşı verilen bir mücadele hattıyla örülür. Gramsci’nin ifadesiyle mesele, yalnızca “devlet iktidarını parçalamak” değil, toplumu ayakta tutan rıza mekanizmalarını da parçalamaktır.
Bugün LGBTİ+’lara, kadınlara, sanatçılara yönelen saldırılar, egemenlerin gücünü değil, kırılganlığını gösteriyor. Çünkü kriz derinleştikçe baskı artıyor; baskı arttıkça rıza üretmek zorlaşıyor. Tam da bu yüzden LGBTİ+ ve kadın özgürlük mücadelesi, tekil bir kimlik mücadelesi değil; üretim ilişkilerini, aileyi ve toplumsal yeniden üretimi hedef alan devrimci bir hatta oturuyor. Mabel Matiz davası bize bir kez daha gösteriyor ki, cishetero kapitalizmin sopası yalnızca hukukun değil, aynı zamanda ideolojinin sopasıdır. Ve bu sopaya karşı verilecek yanıt hem Mabel Matiz davası gibi hak temelli olaylarda mevzi savaşı vermek hem de örgütlenerek bir karşı-hegemonya inşası kurmaktan ve sistemle topyekûn savaşmaktan geçer. Bunlardan biri olmadığında mücadele eksik kalacak, birimiz eksik olduğunda diğerimizi “kurtarmak” zorlaşacaktır.