Türkiye’de kadın cinayetleri artarken, hayvanların yaşam hakkı “düzenleme” adı altında ortadan kaldırılırken, çocuklar sistematik biçimde korunmasız bırakılırken; iktidar tüm bu başlıkları ayrı ayrı ele almayı tercih ediyor. Oysa bu tercih masum değil. Çünkü parçalamak, yönetmenin en eski yöntemidir. Yaşamı bölerek, hakları hiyerarşiye sokarak, kimi bedenleri “öncelikli”, kimilerini “feda edilebilir” ilan ederek kurulan bir siyasal akıldan söz ediyoruz.
Bu akıl için kadın bedeni, tarihsel olarak denetimin merkezindedir. Silvia Federici’nin Caliban and the Witch’te işaret ettiği gibi, kadın bedeninin disipline edilmesi, yalnızca patriyarkanın değil; modern devletin ve kapitalist üretim ilişkilerinin kuruluş koşullarından biridir. Bugün Türkiye’de kadın cinayetlerinin cezasızlıkla kuşatılması, bu tarihsel sürekliliğin güncel bir tezahürüdür. Devlet, kadınları koruyamadığı için değil; korumayı politik olarak tercih etmediği için suç ortağıdır.
Hayvanlara yönelik politikalar da benzer bir rasyonaliteyle şekilleniyor. Yaşam hakkı, “kamu düzeni” ve “güvenlik” söylemi karşısında geri plana itiliyor. Judith Butler’ın yaşamın “yas tutulabilir” ve “yas tutulamaz” biçimlerde ayrıştırılmasına dair tespitleri burada kritik bir yer tutar. Hayvanlar, bu siyasal hiyerarşide yas tutulması gerekmeyen yaşamlar olarak konumlandırılıyor. Böylece şiddet, ahlaki bir kriz olmaktan çıkarılıp idari bir işleme indirgeniyor.
Çocuklar ise bu şiddet rejiminin en sessiz alanını oluşturuyor. Çocuk istismarı, yoksulluğu ve ihmali; “ailenin mahremiyeti” ya da “istisnai vakalar” olarak ele alındığında, devlet kendisini sorumluluk alanının dışına çekiyor. Oysa çocuk, Hannah Arendt’in ifadesiyle, dünyanın sürekliliğini temsil eder. Çocuğu koruyamayan bir siyasal düzen, geleceği de koruyamaz.
Tüm bu başlıkları bir arada düşünmek, bizi kaçınılmaz olarak feminist ve sosyalist bir analiz zeminine taşır. Çünkü burada söz konusu olan tekil şiddet biçimleri değil; yaşamı yöneten bütünlüklü bir iktidar tekniğidir. Michel Foucault’nun biyopolitika kavramı, bu noktada açıklayıcıdır: İktidar, kimi yaşamları desteklerken kimilerini gözden çıkarır. Yaşatmak ve ölüme terk etmek, aynı anda işleyen iki politikadır.
Bu düzenin kendisini yeniden üretirken en çok başvurduğu mitlerden biri de “kadın kadının kurdudur” söylemidir. Oysa feminist hareketin tarihsel deneyimi bunun tersini gösterir. Kadın kadının kurdu değil; yurdudur. Bu yalnızca duygusal bir dayanışma ifadesi değil, politik bir gerçektir. Nancy Fraser’ın vurguladığı gibi, adalet mücadelesi tanınma ve yeniden dağıtım eksenlerinde birlikte yürütülmediği sürece eksik kalır. Kadın dayanışması, tam da bu kesişimsel alanı mümkün kılar.
Türkiye’de kadınların sokakta, mahkemede, barınakta, forumda kurduğu ilişkiler; patriyarkal ve otoriter devlet aklının en çok zorlandığı alanlardan biridir. Çünkü bu dayanışma biçimi, yalnızca şiddete karşı değil; şiddeti mümkün kılan ideolojik zemine karşı da bir itirazdır. Kadınlar birbirine tutundukça, korku siyaseti zemin kaybeder.
Angela Davis’in altını çizdiği gibi, özgürlük asla tekil bir kazanım değildir. Kadınlar özgür değilse, hayvanlar korunmuyorsa, çocuklar güvende değilse; ortada özgür bir toplum yoktur. Bu nedenle yaşam savunusu, parçalı değil; bütünlüklü olmak zorundadır.
Ve tam da burada, örgütlü mücadelenin dönüştürücü gücü ortaya çıkar. Bireysel öfke ya da vicdani itiraz, ancak kolektif bir hatta birleştiğinde siyasal bir anlam kazanır. Tarih bize defalarca gösterdi: Hiçbir iktidar, karşısında örgütlü bir yaşam talebi varken mutlak değildir.
Bugün umudu diri tutan şey, bu ülkede hâlâ yan yana gelme iradesinin var olmasıdır. Kadınların, hayvan hakları savunucularının, çocuklar için ses çıkaranların aynı cümlede buluşabilmesidir. Çünkü yaşam, ancak birlikte savunulduğunda gerçekten yaşanabilir olur.
Sonay Başaran