Turgut Uyar, Can Yücel’in deyimiyle “şiirimizin en kızıl saçlı levendi”, 4 Ağustos 1927’de Ankara’da doğdu. Babası harita subayıydı. Asker bir babanın çocuğu olarak o da askeri okula gitmiştir. Kim bilir, belki hayatı boyunca yanı başında taşıyacağı sıkıntısının başlangıcı, karakterine tamamen aykırı olan bu askerlik yıllarına dayanır. Askeri okullarda okuduğu yılları kendisi de şöyle aktarır zaten:
“Asker okullarında hiç mutlu olmadım. Genellikle yatılı okullarda mutlu olan çocuk yoktur sanıyorum. Başkalarının, hatta somut başkalarının da değil de, hiç kavrayamadığım bir otoritenin belirlediği ve çoğu zaman saçma bulduğumuz bir şeyler yaşamak…”
Hüzünlü bir çocuktur Turgut Uyar, kendisinin de dediği gibi “nedense hep ağlamaya hazır”. Bir şeylerden sıkılmaktadır ve şiirine bu ağlamaya hazır hâli damgasını vuracaktır. Hüznü büyük şeylerden değildir ama hüzündür neticede:
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker gider dik
Gider geyikli gecede uyurduk
Annesinin isteği üzerine genç bir yaşta ilk evliliğini yaptı Turgut Uyar. Genç bir subay olarak Anadolu’nun çeşitli yerlerinde görev yaptı. 18 yaşında ilk çocuğu doğdu. Şiirler yazdı. İlk şiirleri daha çok yüzü Anadolu’ya, halk edebiyatına dönük şiirlerdi. Orhan Veli etkisi de hissedilir.
1947’de Yad isimli şiiri ilk defa Yedigün dergisinde yayınlanır. Ancak dikkatleri üzerine çekişi Arz-ı Hal şiiri ile olacaktır. 1948’de bu şiirle Kaynak dergisinin yarışmasında ikinciliği elde etmiştir. Bir yıl sonra çıkan ilk şiir kitabı da bu şiirin ismini taşır. 1952’de ise Türkiyem isimli kitabı çıkar.
Nihayet ruhunu sıkan askerlik mesleğinden vazgeçtiğinde, yıl 1958’dir. İstifa eder ve SEKA’nın Ankara bürosunda göreve başlar. Artık bilinen bir şairdir ve yeni işinde bol bol şiir konuşabileceği geniş bir çevre edinmeye başlamıştır. Cemal Süreya, Vü’sat O. Bener, Nurullah Ataç, Muzaffer Erdost. Bülent Ecevit, ilerleyen yıllarda o zamanın genç şairlerinden İsmet Özel, Ataol Behramoğlu, Süreyya Berfe…
Omuzlarını sırmasız, apoletsiz de sevebilen şair
Ben severim omuzlarımı bir gün
Sırmaları, apoletleri olmasa da.
Askerlik sonrası şiiri de değişir Turgut Uyar’ın. Şiir gözünü kendi içine çevirir bu yıllarda. Turgut Uyar’ın yeni dil ve biçiminin habercisi Dünyanın en güzel Arabistan’ı isimli kitabıdır. Bu kitapta Uyar denince hâlen ilk akla gelen şiirlerden bazıları yer alır; Akçaburgazlı Yekta, Tel cambazı bu kitapta hayat bulur, Geyikli Gece’ye götürür Uyar bizi bu kitabında. Üslubu hissedilir şekilde değişmiş, Turgut Uyar kendini bulmuştur. İçinden çıkılması mümkün olmayan bir hâl vardır sanki bu yeni üslubunda, sıkıntının bir kısmı varoluşsaldır… Uyar, şiirlerinde bu durumu kabullenmenin, kabullenme ile gelen bireysel bir başkaldırının da sesini duyurur gibidir. O şimdi tam kendine göre, tam dünyaya göredir:
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Şiirinde de dediği gibi aşkı da, gerçekleri de değişmektedir şairin. 1966 yılında eşinden boşanır, İstanbul’a gider. Birkaç yıl önce tanıştığı, öykü yazarı Tomris Gedik’e aşık olur. 1969 yılında evlenirler, Tomris Gedik, Tomris Uyar olur. Edip Cansever’in “Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki” diye seslendiği Tomris Uyar’la, şairin ölümüne kadar sürecek yeni bir hayata başlarlar. Tomris Uyar daha sonradan bu yılları şöyle anacaktır:
“Turgut Uyar’la geçirdiğimiz bazı hırgürlü geceleri şimdi olsa kaldıramayacağımı biliyorum ama bütün güçlüklerine karşın fırtınalı bir aşkı, yavan, düz-ayak bir ilişkiye hâlâ yeğlediğimin de bilincindeyim.”
Dünyanın en güzel Arabistan’ı kitabını, Tütünler Islak ve Her Pazartesi takip eder.
Saçlarından tutulan başkaldırı
Söyle ben saçlarımı kestirirsem ne olur
Bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur
Uyar, hakkındaki çeşitli yazılarda içe kapalı, sıkılgan birisi olarak anlatılır. Şiiri de böyle bir adamın ipuçlarını verir bize. Ancak içe kapalılık, dünyaya gözü kapalılık anlamına gelmemektedir ve 1970’li yıllarda sınıf mücadelesindeki ve sosyalist hareketteki yükseliş, 12 Mart muhtırası sonrası sosyalistlerin öldürülmesi gibi acılar, kısacası dünya, Turgut Uyar şiirinden içeri girer. Uyar, şiiriyle katılır başkaldırıya…
Önce Divan çıkar. Şairin divan şiirine saygı duruşunda bulunduğu bu kitapta başkaldırı ve hüzün, şairin hep sahip çıktığı acemiliğiyle yarattığı bir ustalık nehrine dökülmüştür. Bugün, sözü edildiği anda milliyetçilerin hop oturup hop kalktığı Kürdistan, 1970 yılında Divan kitabının içinde şöyle tarif edilir:
Yokuş Yol’a
güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar
dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan
Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar
Muş-Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar
sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar
bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar
Muş-Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar
el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar
Tomris Uyar’la yaptığı bir söyleşisinde şöyle der Turgut Uyar:
“Bana sorarsan, şiir yazmak kriz gibi birşeydir bende. Sen de bilirsin Tomris. 1964’ten 1970’e dek çok az şiir yayımladım. Sonra da ardarda yazdım. Bir insanın şiir yazma isteği olduğu zamanlar vardır. “
Gerçekten kriz zamanları gelmiştir. Dünyada uzun süren ekonomik genişleme dönemi bitmiş, 1960’ların sonlarında tüm dünyada olduğu gibi bir başkaldırı dalgası dünyayı kaplamıştır. Türkiye devleti ve ordusu, bu başkaldırı dalgasını kanla bastırmaya çalışmıştır. Devrimciler ardı ardına katledilmeye başlamıştır. İşte bu kriz hâli, Turgut Uyar’a tarafını en açık şekilde devrimcilerden yana koyduğu kitabını yazdırmıştır: Toplandılar.
Toplandılar, bence tam anlamıyla devrimci bir kitaptır. Ne pek çok “sosyalist şair” gibi kuru ajitasyona sığınmış, ne de tarafsız kalmıştır. Şiirden en ufak bir taviz vermeden açık açık konuşmaktadır Uyar:
gülü çiğdemi filân bırak
sardunyayı karidesi filân bırak
acıyı ve ölümleri bırak
oy pusulalarını ve seçimleri bırak
evet
seçimleri özellikle bırak
çünkü açlık çoğunluktadır
Sınıf, Turgut Uyar’ın şiir kapısından geçmiştir böylelikle; gücüyle tüm dünyayı ezecek olan açlıktır, geniş kitlelerdir, mülksüzlerdir. (New York’ta %99 ismiyle kapitalizme direnenlere kimse çevirmiş midir acaba Turgut Uyar’ı diye düşünmeden edemiyor insan)
Ölümler çok sarsmaktadır Uyar’ı, “başarısız boktan bir kış geçirdik, bir sürü çocuğu öldürdüler” diye yazar “Kıştan kalan soğukluk” şiirinde. Umutsuzluk ayrılmaz bir parçasıdır Uyar şiirinin ama gardını düşürmez. Direnenler vardır çünkü, onlar olduğu sürece umut bitmez:
umut yoktur
kimse yoktur umut etmemeyi önleyecek
çünkü umut kaçınılmaz gelecektir
bütün gümbürtüsüyle
umut kaçınılmaz gerçektir çünkü
biri Asya’da biterken sözgelişi, Şili’de öbürkü başlar
12 Eylül darbesi sonrasında da sınıfsal temaları terk etmez Uyar; ancak canı acıyordur. 1982’de son kitabı Kayayı Delen İncir çıkar. Burada anlatır acısını:
Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar
Sanki gitme vakti gelmiştir artık Uyar için, 1984’te siroz olduğunu öğrenir. Tedavi olmaz. Ölümünü son bir deneyim olarak yaşamak istemiştir belki. 1985 yılının Ağustos’unda Turgut Uyar’ın “gülünün solduğu akşam” gelir. Geriye, kendi iddiasının aksine şimdiye kadar ölmemiş kitapları kalır. Hüzün ve can sıkıntısı zamanla değişse de hüzün hüzün, sıkıntı sıkıntıdır çünkü…
Can Irmak Özinanır