Heidegger başlangıçta Katolik teolojisi öğrenimi gördü. Sonra felsefeye yöneldi ve dönem dönem asistanlığını yaptığı Husserl’in fenomenolojisinden yoğun bir şekilde etkilendi. Yaşamının büyük kısmını Karaormanlar’da geçirdi. Feldberg’in eteklerinde sahip olduğu küçük bir kulübede yaşamaktan hoşlanıyordu. Bu üç nokta, ileride geliştireceği felsefi görüşlerin anlaşılması bakımından önemlidir.
Heidegger Alman varoluşçuluk felsefesinin erken dönem temsilcilerinden biriydi. “Varlık ve Zaman” adlı baş eserinde “varlığın anlamı”nı sorguluyor ve bu soruyu insani “varlığın” nedenini araştırmaya yönlendiriyordu. Yürüttüğü felsefi çalışmalarda hocası Husserl’in ve fenomenoloji felsefesinin etkileri açık bir şekilde görülmektedir. O güne dek felsefenin dışında kaldığı düşünülen pek çok kavramı felsefeye taşıdı. Kaygı, sıkıntı, merak, ölüm ve korku bu kavramların birkaçıdır.
Heidegger’ın varoluşçu düşüncesine göre, insan bu dünyaya öylece bırakılmıştır. Bu bırakılmışlık fikri birkaç yönden varoluşçu felsefenin temel argümanlarını sürdürür ve derinleştirir. Varoluşa bırakılmışlığı ile insan aslında kendi varlık’ını oluşturma özgürlüğüne zorunlu olarak bırakılmıştır. Ama başlangıçta, bırakılışın kendisi bir özgürlük yokluğudur -sondaki ölümün kaçınılamazlığı gibi.
İnsan, varoluşun ortasına öylece, orada-bir-varlık-olarak (Dasein) atılmıştır. Bu bir tercih ya da seçimin sonucu değildir. Ve insan, bu bırakılmışlık içinde tercihler ve seçimleriyle kendi yaşamını ileriye doğru kurar. Burada zorunlu bir özgürlük deneyimi söz konusudur. İnsan kendi varlığını gerçekleştirmek üzere sürekli seçimler ve tercihler yapmak durumundadır, yani özgürlüğünü gerçekleştirmek zorundadır. Ta ki ölümüne kadar. Heidegger’in felsefesinde ölüm fikri, bu bakımdan önemli bir yer tutar. İnsan, bırakılmışlığında ölüme yazgılıdır ve varoluşunu buna göre gerçekleştirmelidir.
Heidegger ayrıca, genel anlamda söylenecek olursa, teknolojinin gelişimiyle birlikte şekillenen dünyanın eleştirisini yapmaya yönelmiştir. Bundan ötürü kimi çevreler tarafından erken dönem bir “yeşil” olarak görülmektedir. Ayrıca dil konusunu da felsefeye temel bir kategori olarak sokmuştur. Onun bütün felsefi kategorileri dil sayesinde işlerlik kazanır. “Dil, Varlık’ın evidir” demektedir.
Heidegger, 1933 yılında Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne kaydoldu. Bundan üç hafta sonra da Freiburg Üniversitesi’ne rektör olarak atandı. Yaklaşık bir yıl kaldığı bu görev boyunca, üniversitedeki demokratik kurumları yok etti. Kampüsünde tam üç kez kitap yakma “ayini” gerçekleştirildi, siyasi muhalif ve Yahudi öğrencilere şiddet uygulandı.
Bir Yahudi olan hocası Husserl’i üniversite kütüphanesine sokmadığı iddia edildi. Husserl’e ithaf ettiği baş eseri “Varlık ve Zaman”ın 1941 baskısından bu ithafı çıkardı, ancak bunu yayıncısının baskısı nedeniyle yaptığını öne sürdü. Bu arada, kendi asistanı da dahil olmak üzere, Yahudi akademisyenleri okuldan uzaklaştırmak için Nazi yasalarına başvurdu.
Nazi döneminden sonra uzun süre üniversitede görev alamadı. Bu dönem zarfında kendisini aklamaya çalıştı, ancak bunu yaparken kafa karışıklığı yaratacak söylemlerde bulunmaya özen gösterdi. Bir ilişki yaşadığı Hannah Arendt onu savunmuşsa da, Nazi döneminde oynadığı rol yüzünden üzerine düşen gölge asla silinememiştir.