Mustafa Kemal tarafından Misak-ı Milli sınırları içinde olduğu öngörülen Hatay, 20 Ekim 1921’de yapılan anlaşmayla Fransızlara bırakılmıştı. Ankara Anlaşması’na göre İskenderun Sancağı olarak bilinen bölge için özel bir yönetim kurulacaktı. Sancak içişlerinde belirli bir özerkliğe sahip olacak, dışişlerinde ise Fransa’ya bağlı olacaktı.
Lozan Anlaşması’nda İskenderun Sancağı Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında yer almadı. Tarihsel ve kültürel dokusuyla İskenderun Sancağı’nda Arapların mutlak çoğunluğu kendisini çok açık bir şekilde hissettiriyordu. Ancak Türkiye’nin bu kaybı göze almaya niyeti yoktu. Mustafa Kemal, 1923 yılında Adana’ya yaptığı bir gezide Hatay’ı kast ederek “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz” demiş ve gerçek niyetini ortaya koymuştu. Hatay, “kırk asırdır” Türk yurdu olmadığı gibi, yapılan çeşitli nüfus sayımlarında Arapların bariz üstünlüğü ortaya çıkıyordu.
1936 yılına kadar Suriye, Fransa ve Türkiye arasındaki güç dengeleri temelinde İskenderun Sancağı varlığını sürdürdü. Ancak Avrupa’da yaşanan yoğun ekonomik ve siyasi kriz, güç dengelerinin yavaş yavaş Türkiye’nin lehine bozulmasına neden oluyordu. İtalya ve Almanya’da yükselen faşizm, başta Fransa olmak üzere Avrupalı sömürgeci devletlerin dikkatlerini kendilerine yöneltmelerine neden oldu. Bir yıl önce Habeşistan’ı işgal eden İtalya, Akdeniz’de ciddi bir tehdit haline gelmiş, Almanya Hitler’in yönetimi altında Ren bölgesini silahlandırmaya başlamıştı. Böyle bir ortamda, dikkatlerini Avrupa’da yoğunlaştırmak isteyen Fransa, Suriye’deki manda yönetimini sona erdireceğini açıkladı.
Suriye’de yapılan harcamalar ekonomik durumu giderek zayıflayan Fransa için ciddi bir mali yüktü. Halk Cephesi’nin başbakanı Leon Blum, çeşitli kesimlerin karşı çıkmasına rağmen sömürgelerine ve manda yönetimi altındaki ülkelere bağımsızlıklarını vermek gerektiğini düşünüyordu.
Bu bağlamda, 9 Eylül 1936’da Suriye ile Fransa arasında imzalanan ve Suriye’deki manda yönetimini sona erdiren ön anlaşma, Suriye ve Fransız parlamentoları gerekli onay işlemlerini tamamladıktan 3 yıl sonra ve Suriye’nin Milletler Cemiyeti üyesi olmasıyla yürürlüğe girecekti. Söz konusu ön anlaşmada Sancak’a ilişkin bir madde bulunmamakla birlikte, 3. maddede, “Yüksek Akif Taraflar manda rejiminin sona erdiği gün, Fransa Hükümeti tarafından Suriye ile ilgili olarak ya da bu memleket adına imzalanan bütün, antlaşma, sözleşme ve diğer milletlerarası taahhütlerden doğan hak ve vecibelerini yalnız Suriye Hükümetine devretmek için bütün tedbirleri alacaktır” deniyordu. Dolayısıyla, Hatay bir anlamda Suriye’ye bırakılmış oluyordu.
Türkiye bu duruma şiddetle karşı çıktı. Hatay’ın kendisine ait olduğu tezini kabul ettirmek için Milletler Cemiyeti gözetiminde nüfus sayımı yapılmasını istedi, ancak sayımda Arapların ezici çoğunluğu ortaya çıkınca ardı ardına kanlı kışkırtmalar başladı. Halkların birbirine düşürülmesi için ne gerekiyorsa yapıldı. Sonuçta Türkiye yaklaşan dünya savaşı koşullarını büyük bir başarıyla kullanarak, 4 Temmuz 1938’de Fransa’yı kendisiyle bir dostluk anlaşması imzalamaya zorladı. Bir yandan da Hatay üzerindeki ekonomik ve siyasal baskılarını artırdı. Hatay’da Arap çoğunluğu çok çeşitli baskılarla ses çıkaramaz hale getirdi.
4 Temmuz 1938’de Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk birlikleri Hatay’a girdi. Bu durum, Hatay’ın Arap halkı için sonun başlangıcı oldu. Nitekim 24 Ağustos 1938 tarihinde yapılan seçimlerde, Arapların mutlak üstünlüğüne rağmen, Sancak Meclisi’nde toplam 40 milletvekilinden 22’sini Türkler aldı. Sancak Meclisi, ilk toplantısını 2 Eylül 1938’de yaptı ve bu toplantıda Hatay Devleti adını kabul etti. Hatay’ın “bağımsız” bir devlet olmasından sonra 23 Haziran 1939’da Ankara’da Türkiye ile Fransa arasında bir anlaşma daha imzalandı. Bu anlaşmaya göre, Hatay Devleti’nin sınırları ve vatandaşlarının statüsü hakkında hükümler bulunuyor, Fransa tüm haklarından vazgeçtiğini bir kez daha teyit ediyordu.
2 Eylül 1938’de kurulan Hatay Devleti şeklen bağımsız, ancak özde Türkiye’nin kuklası olarak varlığını bir yıl sürdürdü. Hatay Meclisi son toplantısını 29 Haziran 1939’da yaptı ve oybirliğiyle Türkiye’ye katılma kararı aldı. Böylece Türkiye ne coğrafi olarak, ne kültürel olarak, ne de ulusal olarak kendisiyle ilgisi bulunmayan, büyük bir stratejik ve ekonomik kıymete sahip bölgeyi yayılımcı emellerine kurban etmiş oldu.