Hrant Dink, Malatyalı bir Ermeni’ydi. Küçüklüğü, ailesinin taşındığı İstanbul’da yoksulluk içinde geçti. Annesiyle babasının ayrılmasından sonra kardeşleriyle birlikte yerleştirildiği Gedikpaşa’daki Ermeni Yetimhanesi’de büyüdü. Yatılı bir Ermeni lisesini bitirmesinin ardından İstanbul Üniversitesi’nde zooloji okudu. Bu sırada yetimhanede birlikte büyüdüğü Rakel ile evlendi, üç çocukları oldu.
Hrant Dink, kardeşleriyle birlikte bir yayınevi ve kırtasiye işletirken, eşiyle birlikte kendisi gibi kimsesiz Ermeni çocuklarının yerleştirildiği Tuzla Ermeni Çocuk Kampı’nı yönetmeye başladı. Dink, bu kampa gönülden bağlandı. Ancak 1980 askeri darbesinden sonra iktidara gelen cunta, gerçek sahiplerine iade edileceği gerekçesiyle 1983 yılında kampa el koydu. Kamp yıllarca boş kaldı ve içindeki binalar harap oldu. Hrant Dink bu kampın hiç olmazsa herhangi bir amaç için dahi olsa kullanılmamasını, boş tutularak harabeye çevrilemesini hiçbir zaman sindiremedi, kampı yeniden faaliyete geçirmek istediğini belirtti. Bu düşüncesi ve niyeti onun için sonun başlangıcı oldu.
Türkiye’nin Ermeni soykırımında katledilen yüz binlerce insanın kanı üzerine inşa edildiğinin ortaya çıkmasını istemeyen güçler, Hrant Dink’in faaliyetlerini çok önemsiyorlardı. Çünkü bu ülkede halkının adı bile bir küfür olarak anılan bir Ermeni’nin kendisinden çalınan bir mülk üzerine iddia edebileceği bir hak, gerisinin de çorap söküğü gibi gelmesini sağlayacak, Ermeni soykırımının kanlarının üzerine kimlerin oturduğunun ortaya çıkmasına neden olabilecekti.
Hrant Dink bu arada Agos gazetesini yayınlamaya başlamıştı. Agos’ta yazdığı yazılar için “Türklüğü tahkir ve tezyif”ten davalar açılıyordu. 2004 yılında Sabiha Gökçen’in aslında bir Ermeni olduğunu açıklayınca, hakkında yoğun bir nefret kampanyası başlatıldı. Çeşitli ırkçı ve faşistler mahkemelerin önünde nöbet tutmaya, Hrant Dink’in her duruşmasında ardı ardına nefret suçları işlemeye başladılar. Göz göre göre işlenen bu nefret suçları nedeniyle kimse hakkında dava açılmadı, herhangi bir işlem yapılmadı.
Bu esnada Hrant Dink İstanbul valiliğine çağrılarak, kimliği belirsiz kişiler tarafından tehdit edildi. Ancak Dink kendisini gerçekten korkutan tek kişinin Veli Küçük olduğunu söyledi. Bu arada etrafındaki çember giderek daralıyor, gazetelerde aleyhinde peş peşe kampanyalar düzenleniyor, birtakım karanlık insanlar ise Hrant Dink’i öldürmek için “hızlı koşan bir genç” arayışına giriyorlardı.
Aranan katil bulundu ve Hrant Dink 19 Ocak 2007’de Agos gazetesinin önünde öldürüldü. Ogün Samast ismindeki faşist katil kısa sürede yakalandı ve bir kahraman muamelesi gördü; arkasında Atatürk’ün “bu vatanın kaderine terk edilemeyeceği”ne dair vecizesinin bulunduğu bir takvimin önünde fotoğrafları çekildi, sırtı sıvazlandı. 23 Ocak günü Agos gazetesinin önünde Hrant Dink’in cenaze törenine katılmak için yüz binlerce insan toplandı. “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” yazılı pankartın arkasında toplanan muazzam kalabalığın öfkesi ve kararlılığı, ırkçıları ve milliyetçilerin derin bir travma içine girmesine neden oldu. Aldıkları bu ağır darbenin etkisinden bir daha tam olarak kurtulamadılar.
Katilden başka birkaç yardakçı daha yakalanarak hapse atıldı, ancak 3-4 kişi dışında kimse hakkında herhangi bir dava açılmadığı gibi, son beş yıldır “öldür” diyenlerin kim oldukları verilen tüm sözlere rağmen açığa çıkartılamadı. 17 Ocak 2013’te mahkeme , Hrant’ı bir örgütün değil, birkaç faşistin öldürdüğüne karar verdi. Ergenekon’un darbe planlarında Hrant’ın katlinden operasyon olarak söz edilmesine, eldeki diğer tüm reddedilemeyecek bilgi ve bulgulara rağmen, öldür diyenlerin açığa çıkartılması için en küçük bir adım atılmadı, aksine cinayet ört bas edilmek isteniyor.
Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden yedi yıl geçti. “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığın” aydınlatılması için ırkçılığı ve milliyetçiliği hayatın her alanında mahkûm etmek, “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” sloganını daha da yükseltmek çok büyük önem taşıyor. Bu dava böyle bitmez, bu dava biz bitti demeden bitmez!