Search
Close this search box.

13 yıllık iktidar, suç ve uluslararası ceza mahkemesi yolu

Bu hükümet, yetkilileri, resmi olarak yetkilendirdikleri, gayri resmi olarak ‘vazife’ delege ettikleri ile 13 yıllık iktidarı boyunca sayısız ulusal/uluslararası suça imza attı.

Yargının yürütme eliyle kolonize edilmesi, söz konusu suçların hemen hiçbirinin muhakemeye, yani soruşturmaya, kovuşturmaya ve yargılamaya tabi tutulmamasına yol açtı. Daha önceleri bir ‘hukuk devleti’ olup olmadığı tartışmalı Türkiye Cumhuriyeti, söz konusu hükmetme yordamıyla adım adım bir ‘polis devleti’ne dönüştürüldü. Ve bu devlet, parlamenter bir burjuva demokrasisinin olmazsa olmazı kuvvetler ayrılığının bypass edilmesi ile fiili ve hukuki sonuçlarının anayasa ve yasalarca denetime tabi tutul(a)madığı bir ’emirnameler’ yığını ile yönetilmeye başlandı. Söz konusu emirnamelerin hayata geçmesi ise Davutoğlu’nun ‘Stratejik Derinlik’inde sözünü ettiği ‘havzalar’ da dâhil olmak üzere hükümetin etki alanının bulunduğu her yerde kan, zulüm, göz yaşı olarak kendini var etti.

Cumhuriyet tarihi boyunca, iddiasıyla (komşularla sıfır sorun) yüz seksen derece zıt bir dış politika izleyen belki de yegâne hükümet olma payesini elde etmiş bir iktidar olarak AKP, izlediği dış politika ile gündelik siyaset dilinde ‘savaş suçları’ olarak tabir edilen, esasen ‘soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar, barışa karşı suçlar ve savaş suçları’ndan oluşan ‘uluslararası suçlar’ın kimi zaman doğrudan kimi zaman dolaylı olarak faili haline geldi. Hükümetin, ülkenin özellikle güney sınırında, bu sınırın berisini ve ötesini oluşturan bölgelerde yaşanan kriminal vakalardaki etken ve/veya edilgen mevcudiyeti, Kürt kırımının yaşandığı Roboski’den “solkırım”ın yaşandığı Suruç’a, yüzbinlerce insanın katledildiği Suriye’deki iç savaştan Rojava’daki devrimci mücadeleye, neo-faşist IŞİD’in merkez üssü Rakka’dan soykırımın mağdurları Ezidîlerin yaşadığı Şengal’e kadar yetkililierini bu kriminal vakaların sorumlusu haline getirdi.

Peki, mevcut ulusal-uluslararası iktidar denklemi ve hukuk göz önünde bulundurulduğunda sözü edilen ihlaller uluslararası ceza hukukunun konusu olabilir mi? Bu soru yıllardır dolaylı biçimlerde dile getiriliyor ve yanıtı aranıyor. Devletin 6 YPG’liyi El-Nusra ile organik bağı olan Ahraruş Şam’a teslim etmesi üzerine HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken’in “[teslimi] İçişleri Bakanlığı müsteşarı doğruladı; yapılan açıkça savaş suçudur” diyerek konuyu Meclis gündemine taşıması ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yanıtlaması isteğiyle verdiği soru önergesi, meselenin doğrudan gündeme yerleşmesini sağladı. Nitekim Baluken “Türkiye’nin de taraf olduğu 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ne bakıldığında Türkiye AKP eliyle açık bir şekilde savaş suçu işlemiş ve bu cürümü gerçekleştirenler için Lahey Adalet Divanı’nda yargılanma ihtimali doğmuştur” diyerek yetkililerin uluslararası suç faili olduğunu savladı.

Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi Lahey, ceza yargılaması yapan birçok uluslararası mahkeme için merkezi bir kent; bu anlamda hem mekân hem kavram olarak uluslararası suçların yargılanması, cezasızlığın önlenmesi ve adalet istenci söz konusu olduğunda sembolik bir öneme sahip; tıpkı AİHM’nin yer aldığı ‘Strazburg’un uluslararası insan hakları ihlallerinin yargılanması, cezasızlığın önlenmesi ve adalet istenci için taşıdığı önem gibi. Bu bağlamda Baluken’in ‘Lahey Adalet Divanı’nda yargılanma ihtimali doğmuştur’ ifadesinin hem somut hem de sembolik anlam taşıdığı iddia edilebilir; ki bu anlam, adaletin hukuk aracılığı ile tesis edilmesi arzusunun dile gelmiş halidir. Peki, ‘yargılama ihtimalinin doğduğu’ iddiasındaki ‘ihtimal’in hayat bulması mümkün mü?

Baluken’in ‘Lahey Adalet Divanı’ ile kastettiği Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM). 2002’den bu yana görev yapmakta olan mahkemenin kişi bakımından yetkisi ‘gerçek kişi’leri yani ‘birey’leri kapsıyor; diğer bir ifadeyle mahkemenin devlet, örgüt vs. gibi tüzel kişileri yargılama yetkisi bulunmuyor. Sözü edilen kişilerin ise bulundukları mevkiinin, donatıldıkları yetkinin hiçbir önemi bulunmuyor; devlet başkanı da dâhil mahkeme statüsünde (kurucu antlaşmada) yer verilen suçlarla bağıntılı herkes mahkemenin yetki alanı içerisine girebiliyor. Mahkeme’nin konu bakımından yetkisi ise (yukarıda da ifade edilen) dört tip suçu kapsıyor: Soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve barışa karşı suçlar. Yani mahkeme gerekli başvuru koşulları sağlandığı takdirde bu suçlarla rabıtası bulunan herkesi muhakeme etme yetkisi ile donatılmış bulunuyor. Bu noktada kritik olan mesele yukarıda sözü edilen ‘başvuru koşulları’. Zira UCM’yi harekete geçirmek bir yandan siyasi diğer yandan hukuki nedenlerle öyle sanıldığı kadar kolay değil.

Şöyle ki: Mahkeme asli niteliğe değil tamamlayıcı niteliğe sahip. Yani mevcut ulusal yargı yetkisinin yerini alması söz konusu değil. Bir devlet, mahkemenin yargı yetkisine giren suç tipleri ile ilgili uyuşmazlık hakkında kendi yargı yetkilerini kullanmak istediği takdirde bunu serbestçe yapabilir. Örneğin, Türkiye’de Kürtlere uygulanan yaygın ve sistematik devlet şiddetinin TCK’nin 77. maddesi ile düzenlenen ‘insanlığa karşı suçlar’ kapsamında değerlendirilmemesi için hiçbir neden yok. Böylesi bir muhakeme hâsıl olduğunda uluslararası mahkemenin yargı yetkisi ortadan kalkar. Ancak bu durumun iki istisnası bulunuyor: Ulusal yargı mercilerinin a. isteksiz (unwilling) olmaları, b. muktedir olmamaları (unable). Türk yargısının bu konuda ‘muktedir olmadığı’nı söylemek mümkün görünmüyor, fakat TCK madde 77 örneğinde olduğu gibi ‘isteksiz’ olduğunu söylemek tam da hakikati dile getirmek. O halde Türk yargısından UCM’nin yetki alanı içerisine giren suçlarla ilgili ‘adalet’ beklemek nafile, bu son derece önemli bir sorun. Fakat Türk yargısından beklenmesi nafile adaletin UCM’den beklenmesi de bir başka önemli sorun. Zira Türkiye UCM Statüsü’ne taraf bir devlet değil; tıpkı diğer katliamperver devletler olan ABD, Rusya, Çin, İsrail, İran gibi…

Ancak, UCM Statüsü mahkemenin muhakeme (soruşturma, kovuşturma, yargılama) yapabilmesinin koşullarını ‘devletin statüye taraf olup olmaması’ ile sınırlandırmıyor ve muhakemenin yapabilmesi için gerekenleri üç koşula bağlıyor: a. Bir taraf devletin, mahkemenin yargı yetkisine giren suçlarla ilgili bir durumu savcıya bildirmesi ve muhakeme talebinde bulunması (bu talep çağrı niteliği taşıyor ve bağlayıcı nitelikte değil; savcılığın dilediği takdirde takipsizlik verme imkânı saklı tutuluyor), b. BM Güvenlik Konseyi’nin mahkemenin yargı yetkisine giren suçlarla ilgili bir durumu savcıya bildirmesi ve muhakeme talebinde bulunması (bu talep de çağrı niteliği taşıyor ve bağlayıcı nitelikte değil; savcılığın dilediği takdirde takipsizlik verme imkânı yine saklı tutuluyor). Bu bildirim için 15 üyeden oluşan BM Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisine sahip 5 üyesi dâhil 9 üyesinin olumlu oy vermesi gerekiyor. c. Savcının, inceleme ve soruşturma yapmak için makul bir temelin/nedenin bulunduğuna kanaat getirdiği takdirde re’sen/kendiliğinden harekete geçmesi.

Özetle mahkemeyi ya taraf devlet ya BM Güvenlik Konseyi ya da Savcı (re’sen/kendiliğinden) harekete geçirebiliyor. Bu bilgiler dâhilinde, ‘taraf devlet’ seçeneğinin Türkiye’nin mahkeme statüsüne taraf olmaması nedeniyle devre dışı olduğunu söyleyebiliriz. Savcılığın re’sen harekete geçmesi ise hem siyasî hem de ‘inceleme, araştırma, delillendirme vs.’ gibi fiilî zorluklar söz konusu olduğu için mümkün görünmüyor. Geriye yalnızca BM Güvenlik Konseyi’nin Savcı’ya ‘durum’u bildirmesi ve çağrı yapması seçeneği kalıyor. Bu noktadaki sorun ise dünya devletler hiyerarşisinin yaratmış olduğu siyasi eşitsizliğin ve hukuki asimetrinin BM Güvenlik Konseyi’nde vücut bulmuş olması. Savcı’ya talepte bulunulabilmesi için veto yetkisine sahip ABD, Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere’nin ağırlığını koyduğu Güvenlik Konseyi’nde uyuşmazlıkların ve çatışmaların yaşandığı bölgelerle ilgili bir siyasi bir konsensüs sağlanması ve bu 5 devlet ile birlikte ekstra 4 devletin daha olumlu oy kullanması gerekiyor; ki daha önce de belirtildiği gibi talep bir zorunluluk teşkil etmiyor.

Bu karmaşık denklem söz konusu olduğunda UCM yolu son derece güçlü engellerle dolu, bunu bilerek hukuk mücadelesi vermek gerekiyor. Uluslararası hukukun engelleri, mücadeleyi imkânsız hale getirdiğinde -ki mutlak bir imkânsızlık söz konusu değil- devletin kolonize ettiği ulusal yargıyı söz konusu kolonizasyondan kurtarmak, ulusal hukukun, adalet arayışının tekrar önemli bir uğrağı olması için var güçle çabalamak zorunluluk arz ediyor. Aksi halde bu iktidarın imza attığı suçların ve bir teamül haline gelen cezasızlığın önüne geçmek mümkün görünmüyor.

Ozan Değer (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası Hukuk öğretim üyesi)

(T24)

son yazıları

O silahlar susacak ki onurlu bir barış filizlenebilsin

ilginizi çekebilir

istanbul-da-boykot-yuruyus-miting-gunu
Öğrenci ve kitle hareketi içerisindeki faşizmin önlenebilir yükselişi
senol pers 2 thumb
Demokrasi Gaspına Karşı Kitlesel Muhalefet | Perspektifler #2
JDJadjlj
Devlet, asker, polis: Bunlar kimin için var?