Karin Karakaşlı

19.01.2019 - 07:34

On iki

Karışık yazıyor olacağım muhtemelen. Çünkü öyle hissediyorum ve neyi yazsam, his de bir şekilde kelimelere nüfuz ediyor. Ama karışık demek, kurgusuz ve dağınık demek değil. Öyle bir yazıyı teslim etmek istemem. Herkesin zamanından çalmak olur bu. Ve anlatmaya çalışacağım üzere, çalmak benim nezdimde en büyük kötülük.

Elle tutulur bir şeyleri, yani kelimenin gerçek manasıyla soygunu anlaşılır, affedilir kılan bir şeyler var kimi zaman. Neoliberal ve neokapitalist dünyada durduğumuz yerde yoksullaşır, bize öğretilen erdemlerin, aldığımız eğitimin, yeteneğimizin, kişiliğimizin enayilik ve ayak bağı ile eş anlamlı hale geldiğini görürken, adalet ve hakkaniyet duygumuz örselenirken maddi hırsızlık; çalma eyleminin en hafif kalanı.

Birini kandırdığınızda onun güveninden, kendinizi kandırdığınızda öz saygınızdan çalarsınız. Her yalanla masumiyetinizden, her yalanla hakikatinizden çalarsınız. Saçmalıklarla, yalanlarla dolu bir konuşmaya giriştiğinizde birinin zamanından, cana kastettiğinizde ise hayattan çalarsınız. Cana kastetmenin özrü ve telafisi yoktur o yüzden. Kim hayattan af dileyebilmiş geri döndürülemez ölümlerde.

On ikinci yılda önce bunları diyesim geldi. Öylece, bir nefeste. Hayatı kelimeler üzerine kurulu bir insanın onlarla savaşında şaşıracak bir şey yok. On ikinci yılda Hrant Dink’i kaybettik demek, Hrant Dink aramızdan alındı demek sadece öfke yaratıyor içimde. Adlı adınca demeli her şeyden önce. Öldürüldü. Canına kastedildi. Vuruldu. Böylesi daha iyi.

Kaybettiğimiz ne peki? Hakikat ve sahicilik. Biz bir insanı değil, bunları kaybettik. O yüzden daha hakiki ve sahici olduğumuz o ilk günlerde, yüzbinlerce insan yürüyebilmiştik. Ve o yüzden halen en çok o güne sığınırım kendi içimde.

Geçtiğin aşamaları hatırlıyorsun; inkârı, acıyı, öfkeyi. Tutamadığın yası, neden ve ne uğruna öldürüldüğünü anlatma çabasını. Adalet arayışını. Devam eden ve bu ülke değişmedikçe çözülemeyecek olan cinayet davasını izleyemiyorum. Bu sürece dair kitapları okuyamıyorum. Bir vakit farklı kanatların gazeteleri ve isimlerinin çapraz okumasıyla tam ortaya düşen gerçeği görür gibi olurdum. On iki yılın sonunda kabul edilmedikçe tekerrüre mahkûm olan bir tarih bilinci dışında elimde daha geçerli bir veri yok.

Duyu kaybı

Bir film vardı. Biraz ondan bahsetmek istiyorum müsaadenizle. Yönetmenliğini David Mackenzie’nin yaptığı Perfect Sense. Mikrobiyolog Susan (Eva Green) özel hayatındaki birkaç hüsran sonrası erkeklere olan güvenini kaybetmiş, soğukluğunu bir zırh gibi kuşanmış  bir kadın. Kapı komşusu restoranın şefi Michael (Ewan McGregor) ise tam da Susan’ın kaçındığı türden, bağlanmaktan kaçan bir kaçak dövüşçü. Filmin aşk hikâyesi denecek kısmı bu iki insanın olanca araz ve kalkanları içerisinde tutunmaya çalıştıkları pamuk ipliğinden ibaret.

Gel gelelim günümüz Glasgow’unda geçen filmin, derdi çok başka. Zira dünya üzerinde farklı yerlerde önce birkaç vaka olarak görülen ama sonrasında salgın halini alan bir hastalık ortaya çıkar. İnsanlar önce birkaç dakikalığına kendileri için en kıymetli olan birinin, bir şeyin kaybını yeniden hissederek derin bir kedere savrulurlar ve bu nöbetin ertesinde koku alma duyularını yitirirler. Çünkü koku en çok da çağrışım ve anıyla ilgilidir.

Şimdi artık insan denen varlık dört duyu üzerinden yaşamayı öğrenecektir. Nitekim ilk aşamada kokuyu müzikle hissetmekten baharat, tuz ve şekeri yoğunlaştırmaya kadar günlük hayata değin yeni düzenlemelere gidilir.

Derken günlerden bir gün bir korku dalgası ve tatmin olmaz bir açlık hisseder insanlık. Her yerde, aynı anda. Çantalarındaki ruju, ellerindeki çiçeği, çiğ balık ve eti yer, zeytinyağı içer hale gelirler. Bu cinnetin akabinde de tat alma duyusu kaybolur.

Bu ikinci dalgayla birlikte artık biz de izleyici olmaktan çıkarız. Karşımızdaki distopik dünyanın parçasıyızdır artık. Senarist Kim Fupz Aakeson’un irkiltici hikâyesinde bu aşamalı yok oluşun daha nereye kadar devam edeceğini düşünürken buluruz kendimizi. Ve korkunç öfke nöbetleri sonrası gelen işitme kaybı, insanların günlük hayatlarını sürdürebilecekleri bir alan bırakmaz. Sinematografik dil de acımasızdır. İşitme kaybıyla birlikte filmin bütün sesleri susar, o çaresiz sağırlığı hissedersin. Bir sonraki atakta, görmeyi kaybedeceğini bilerek iliğinde…

On ikinci yılda ağzımda bir plastik tadı. Sesler uğultu, gözlerim bulanık. Kimi kokuları nereden hatırladığımı çıkaramıyorum. Aklımıza ve gerçeklik duygumuza kastedilen bu faşist dönemde bir yandan günlük hayatı her şey çok doğalmışçasına sürdürüp diğer yandan kafamıza inen darbelerle sendelerken, sevdiklerimizi, kendimizi adaletsizliğin batağında kah kaybedip kah bulurken, bir distopyanın bu kadar ruha nüfuz etmesine şaşırmamak lazım.

Kayıp tam da böyle bir şey zaten. Azalacaksın elbet. Nasıl tamamlanmış olduğuna bir vakit şükrederek hem de.

Su, toprak ve diğer şeyler

Hrant Dink’in sıfatlarla tanımlanamaz ileri görüşlülüğü, dünyayı kavrama ve anlatma yetisini, kendi külliyatından çok aktardık. O sözlerin her biri bugün yaşadıklarımızla billurlaşıyor. İnsan her hikâyeden en çok kendi derdine çağrılır ya hani, on ikinci yılda ondan hatırladığım iki söz var.

İronik ama genellikle yine adeta hayvanın koklayışı misali toplumsal bir felaketi önceden tahmin ettiğinde ya da bir insan maalesef kendisini hiç yanıltmayan bir şekilde yamuk yaptığında “Bir öleceğim günü bilemedim” derdi. Ki öldürüldüğü gün yayınlanan yazısında bunu da bilmişti.

Bir de şu meşhur ‘su çatlağını buldu’ hikâyesini ve sonundaki o iki cümleyi anıyorum en çok. Hani önce yazmış sonra da ‘Ermeni Konferansı’ diye hedef gösterilen toplantıda anlamıştı ya:

“Dünden beri soykırım kelimesi üzerine gidiş gelişler yaşandı. Bu tartışmaya devam edin. Mahsuru yok. Koca bir halk bu tartışmayı nasıl algılıyor? O kaçınmaya çalıştığınız kelimeyi nasıl içselleştirmiştir. Bir Ermeni halkı var, bugün dünyanın dört bir yanına savrulmuş ve bunların kafasında içselleştirilmiş bir kavram, tarih var. Nezaketen adını size söylemeyeyim, ama ne olduğunu anlatayım. Adını sonra siz koyarsınız…”

 “Sivas’ın bir kazasından yaşlı bir bey telefonla aradı. Dedi ki 'Oğul aradık seni bulduk, burada bir yaşlı kadın var, herhalde sizden. Kadın Allah’ın rahmetine kavuştu. Yakınını falan bulursan gönder, gelip alsınlar ya da biz burada namazımızı kılıp gömelim. 'Peki amca ararım' dedim. Verdi adını soyadını; Beatris Hanım diye biriydi, 70 yaşında. Fransa’dan oraya tatile gitmiş. Aradım, 10 dakika içinde buldum yakınlarını, sonuçta biz birbirimizi biliriz, çok azız çünkü. Gittim dükkânlarına sordum 'Böyle birini tanır mısınız? ' Dükkândaki orta yaşlı kadın döndü, 'O benim anam' dedi. Sordum 'Annen nerede? ' Fransa’da yaşadığını, senede 3-4 kere Türkiye’ye geldiğini ama İstanbul’a ya uğradığını ya uğramadığını, doğrudan terkettiği köyüne gittiğini anlattı. Anlattım kızına durumu. O da kalktı gitti.

Ertesi gün telefon açtı. Bulmuş ve tespit etmişti anası olduğunu, ama ağladı birden. Ağlamamasını istedim, naaşı getirip getirmeyeceğini sordum. 'Abi' dedi 'Ben getireceğim ama burada bir amca var bir şeyler diyor' dedi ve telefonu ağlayarak amcaya verdi. Kızdım amcaya 'Neden ağlatıyorsun kızı' dedim. 'Oğlum' dedi 'Bir şey demedim... Kızım anandır, malındır ama bana sorarsan bırak kalsın, burada gömülsün... Su çatlağını buldu' dedi. Ben işte o anda döküldüm. Anadolu insanının ürettiği bu deyişten döküldüm… Evet biz Ermenilerin bu topraklarda gözü var çünkü kökümüz burada ama merak etmeyin bu toprakları alıp gitmek için değil bu toprakların gelip dibine girmek için…”

Vasiyetim olsun

Berlin’de St. Matthäus Mezarlığı... Protestan cemaatine ait mezarlığın en büyük özelliği, buraya gömülmeyi vasiyet etmiş herkesi koşulsuz kabul etmesiymiş. Bu da günlük hayatta yan yana gelmeyecek herkesin bir mezarlıkta buluşacağı anlamına geliyor. Katolik rahibeler, Yahudi aileler, eşcinseller, ölü doğmuş bebekler, Grimm kardeşler, II. Dünya Savaşı’nda ölmüş askerler, Hitler’e suikast düzenleyen ekip, herkes burada. Yan yana.

Vasiyetim olsun. Ben buraya gömülmek istiyorum. O ki bu toprakları bu toprakların dibine girmek için sevdiğini söyleyene kıydılar. O ki hâlâ kıyıyorlar.

Çünkü bir şifacı öldürüldü. Dolayısıyla sağalma ihtimali çalındı bir ülkeden. Topumuzdan. Çünkü barış bir siyaset değil, iyileşmekti. Ve sadece hakikat iyileştirir. Yarayı gösterip, irini akıtıp sarıp sarmalayarak. Üstünü örterek görmezden gelip kangrene dönüştürerek değil.

Her sene daha zor yazıyorum. Daha kaçarak. Önce bunu görüp bunu da yazarak. Çünkü ben böyle yazmayı da ondan öğrendim.

Ve işte burada kalmaya değer ne varsa, kim varsa onlara sığınıyorum. Sevdiklerime, bir sözü, iki satırı, bir kucaklaşmasıyla sözün ulaştığını hissettiren hiç tanımadığım ruhdaşlara, gelmiş ile gelecek arasında salındığım bir vapura, anısı olan ve her nasılsa yıkılmamış birkaç binaya, hiçbir dilde böyle tınlamayacak birkaç deyişe, bir ah sesine, şarkıya, türküye, şiire…

O şiirlerden biri meramımı anlatsın yine. Turgut Uyar’ın Yalağuz’u:

Bektaş yüce dağ başında -yalağuz-du.

Bektaş zaten doğduğundan beri -yalağuz-du...

Bir sopa, üç beş koyun, bir köpek,

Bulutların içinde kendi kendine -yalağuz-du...

 

Mintanı ile yalnızdı, çarığı ile yalnızdı,

Bilinmez düşünceleri, Tanrısı ile yalnızdı...

Köyde, şehirde, kasabada, dağda

Beş on kelimesi, diliyle.

Yalnız insanların o garip haliyle;

Yalnızdı Bektaş, yapayalnızdı…

 

Bektaş mayıs böceği kadar yalnızdı,

Esaretinde hürriyetinde sevdasında,

Üç yaşında da yalnızdı, on beşte de, seksende de,

Yağmurların altında, bulakların kenarında.

Türküsünde, koşmasında, şarkısında,

Tamamda da, noksanda da,

Papatya gibi yalnızdı, kuşyemi gibi yalnızdı.

. . . . . . .

İğneden ipliğe işte Bektaş, yapayalağuzdu...

Hrant Dink, en zor mücadelenin insanıydı. Ve o keçi yolunda herkese ve her şeye rağmen yapayalağuzdu. Bu da hepimize dert olsun.

Bir insanın kaybı pahasına öğrendiklerini ona geri veremiyorsun. Ölümün zulmü budur. Bir ölümün sende doğurduklarını ölen dışındakiler yaşıyor. Teselliyi bir inanca sığınmakta buluyorsun. Maddeyle yok olmayanda, ruhta. Küçük mucizevi işaretlerde. Yine de görebilir ve müdahale edebilir olduğuna inanmanı sağlayan ayrıntılarda.

Hrant Dink’i öldürdüler. El birliğiyle. Ve eller yine ve hep el ele. Birbirinin çamurunu gömmeye. O yüzden azaltmaya yeltendiklerinde nereden çoğaldığına bakmakta mesele. Her şeyini elinden almaya kalktıklarında senden koparamayacakları o şeye.

Sonra da bir kez daha onun üstüne titremeye… Bu da onlara dert olsun diye.

Karin Karakaşlı

(Agos)


Bültene kayıt ol