Alper Görmüş

Alper Görmüş son yazıları

03.12.2018 - 14:50

İktidarı kutuplaşmada gördüler ve ülkenin canına okudular: Baykal 1993, Erdoğan 2013

İktidarın son yıllardaki bütün seçimler gibi bu seçimi de kutuplaşma ve düşman yaratma stratejisi üzerinden kazanma tercihi artık iyice belirginleşmiş durumda. Gezi olaylarının, üzerinden seneler geçtikten sonra tam da iktidar için son derece kritik bir seçim öncesinde yeniden gündeme getirilip kriminalize edilme çabası, bu strateji açısından gayet anlaşılır ve işlevsel.  

Son cümledeki “işlevsel” sözcüğüne bakıp da, Gezi’nin, iktidarın ve iktidar basınının belletmeye çalıştığı gibi küresel güçlerin bir komplosu olduğu görüşüne itibar ettiğim sanılmasın. Sadece, Gezi’yi bu doğrultuda “işleme”de iktidarın kendi tabanı üzerinde gayet başarılı bir propaganda çalışması yürüttüğünü; dolayısıyla seçimler öncesinde onu bir kez daha lanetlemenin, zikrettiğim seçim stratejisi açısından işlevsel olduğunu anlatmak istiyorum.

Yoksa ben, tam tersine, Gezi’nin “küresel güçlerin bir komplosu” olduğuna dair anlatının, toplumda zaten var olan kutuplaşmayı misliyle büyütmek üzere sonradan geliştirilmiş çok başarılı bir kurgu olduğu kanaatindeyim.

Gezi, belli bir tarihsel anda iktidar imkânını toplumun ayrışmasında gördükleri için siyasetlerini bu doğrultuda kuran iki siyasetçinin giriştiği bilinçli-kasdî kutuplaştırma hamlesinden daha yeni olanıydı ve altında Recep Tayyip Erdoğan imzası vardı (2013).

Bu hamlelerden daha eski olanı ise ondan yirmi yıl önce (1993) yaşanmıştı; onun altında ise Deniz Baykal imzası vardı.

Bugün, bu hamlelerden daha eski olanını ele alıp işleyeceğim, perşembe günkü yazımda ise 2013’teki kutuplaştırma hamlesini ayrıntılandırmaya çalışacağım.

İktidarı istemeyen bir ana muhalefet lideri...

Deniz Baykal’ın, lideri olduğu ana muhalefet partisinin iktidar olabileceğine inanmadığını, hatta bunu istemediğini ilk kez 2007’deki portresinde yazmıştım:

“İktidar istemeyen bir iktidar hırslısı… Çok mu tuhaf geldi? O zaman şöyle diyelim: Yük gerektiren iktidar pozisyonlarını sevmiyor, yük altındakilere laf oturtabilecek alt-iktidar pozisyonlarını seviyor.”

2007’de, Baykal’ın iktidar hırsının CHP liderliğiyle sınırlı olduğunu, ülkeyi yönetmeye niyetinin ve hevesinin olmadığını yazdığımda, hatırlıyorum, bazı arkadaşlarım bu tespitimin üzerine  “oksimoron” damgası basmıştı. Mealen şöyle diyorlardı: Bir ana muhalefet partisi, her an iktidar şansı  olan bir parti demektir. Böyle bir partinin liderinin iktidar istemediğini söylemek kavramsal açıdan saçmadır, oksimorondur.” (Oksimoron: Birbiriyle çelişen ya da tamamen zıt iki kavramın bir arada kullanılması ve bu şekilde oluşturulmuş ifade.)

Arkadaşlarım, kavramsal itirazlarında haklıydı aslında, fakat saçma gibi görünse de ortada bir de insanda hakikatin o yönde olabileceğine dair çok kuvvetli sezgiler uyandıran  görüntü vardı. Tabii, samimiyet krizi anlarında bizzat Baykal’ın dilinden dökülmüş itirafları da unutmamak lazım.

Bunlardan birini bizzat televizyonda izlemiştim... Aralarında Ertuğrul Özkök’ün de bulunduğu dört gazeteci Baykal’a sorular soruyordu. Özkök, sıra kendisine geldiğinde, Baykal’ın ağzından neden hiç “iktidara geldiğimizde” türünden cümleler duymadıklarını sordu.

Baykal cevabında gayet net bir biçimde, bazen muhalefetin iktidardan da önemli bir pozisyon olduğunu, bunu layıkıyla yapan bir partinin ülkeye iktidardan bile faydalı olabileceğini anlattı.

Baykal’a soru soran dört gazeteci gibi ben de çok şaşırmıştım. İlk o zaman anlamıştım işin ne kadar ciddi olduğunu…   

Baykal’ın iktidara inandığı yegâne an: 27 Ocak 1993

Deniz Baykal hep böyle değildi... Mesela, CHP’yi ağır ideolojik mirasından arındırıp hakiki bir sosyal demokrat partiye dönüştürmeye soyunduğu 1990’ların başında, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) iktidara gelebileceğine inanıyordu. 12 Eylül 1980’de kapatılan CHP’nin yeniden açıldığı 1992, Baykal’ın, bu duygusunu kuvveden fiile geçirmek için harekete geçtiği yıl oldu. Fakat daha 1993’ün ilk ayında ortaya çıkan olağanüstü bir gelişme, onun iktidarı bambaşka bir yerde, toplumsal kutuplaşmada aramasına yol açtı.

“Devlet partisi değil, toplum ve halk partisi”

"1992 ruhu”na yakından tanıklık etmiş olan gazeteci Şahin Alpay, bu âni değişikliği yıllar önce şöyle anlatmıştı:

“9 Eylül 1992’de biraz merak, biraz da heyecanla CHP’nin yeniden açılış kurultayını izlemeye Ankara’ya gittim. Baykal o kurultayda, bana bugün dahi ‘muhteşem’ görünen bir konuşma yaptı. Şöyle diyordu: ‘CHP’yi yeniden tanımlayacağız… Hedef yoksulluk ideolojisi yapmak değil, refah toplumu yaratmaktır… Buradan bütün halka sesleniyorum: Artık Kürt-Türk, Alevi-Sünni kavgası yok. Bundan sonra barış var. CHP bu büyük iddiayı gerçekleştirmeye geliyor. Emekle sermayeyi barıştırmaya geliyor. Doğu ile Batı kültürünü uzlaştırmaya geliyor. İmam Hatip okuluna giden gençle, diskoya giden genci kucaklamaya geliyoruz… Artık CHP devlet partisi olarak değil, toplum ve halk partisi olarak anlaşılmalıdır…’

“Birkaç gün sonra Baykal’ı aradım ve (o sıralar düzenleyicileri arasında olduğum) Pera Palas toplantılarında bir konuşma yapmaya davet ettim. Pera konuşması sanki daha da muhteşemdi… Kendi kendime ‘İşte Türkiye’nin liberal sosyal demokrat lideri doğuyor…’ diyordum. Ona şöyle dedim: ‘Deniz Abi, eğer Türkiye’nin çok ihtiyacı olan bu yolda yürüyecek olursan, yarın Türkiye’nin başbakanı olacaksın… Bu yolda sana destek olacak genç ve bilgili bir danışmanlar kadrosu kurmalısın. Bak, İsveç’in 1950’lerdeki efsanevi başbakanı Tage Erlander’in beyin takımı içinden en az iki başbakan çıktı. Sen de Türkiye’ye hizmet edecek güçlü bir siyasi kadro kurmalısın…’

“Baykal, bu iş için yeterince genç olmadığıma dair itirazlarıma rağmen, bu kadroyu kurmak üzere beni CHP’ye davet etti. 15 Şubat 1993’te CHP Genel Başkan ve Grup danışmanı ve de Araştırma Merkezi direktörü olarak işe başladım. Fakat görevim, başlamadan bitmişti. Zira rahmetli dostum Uğur Mumcu’nun 24 Ocak 1993’te menfurca katledilmesinden sonra Baykal, bu cinayete gösterilen kitlesel tepkilere bakarak, CHP’nin kendini yenilemeye ihtiyacı olmadığına karar vermişti.” (Zaman, 26 Nisan 2008).

Uğur Mumcu’nun 27 Ocak 1993’teki cenaze törenine kadar...

Şahin Alpay, “Uğur Mumcu’nun cenaze törenindeki kitlesel tepkiler” deyip geçiyor, ayrıntılandırmıyor... Keza Baykal’ın bu tepkilere bakarak neden “CHP’nin kendini yenilemeye ihtiyacı olmadığına karar verdiği” meselesini de ayrıntılandırmıyor...

O işi burada ben yapayım: Baykal, o cenaze törenindeki göz kamaştırıcı laik dalgayı arkasına aldığı takdirde iktidar olacağına inanmıştı ve o nedenle de CHP’yi değiştirmeye kalkmak gibi çok yorucu bir çabanın içine girmeye gerek kalmadığını düşünmeye başlamıştı.Yani, 1992’de her türlü kutuplaşmayı çoğulcu-demokratik bir siyasetle ortadan kaldırmayı hedefleyen bir siyaset üzerinden iktidar olmayı kafasına koymuş olan Deniz Baykal gitmiş, göz kamaştırıcı bir performansla siyaset sahnesine çıkmış bir kutupun yarattığı dalga üzerinde sörf yaparak iktidara gelmeyi düşünen başka bir Deniz Baykal gelmişti.

Sonrasını biliyorsunuz: O noktadan itibaren Baykal’ın ağzından “irtica’ ve “laiklik” dışında bir şey duyulmadı. O kadar ki, böyle katı ve kısır bir siyasi söylemle iktidara gelmenin imkânsız olduğu, bizzat laik cenahın âkil adamlarının dile getirdiği bir gerçek olarak öne çıktı. Ne var ki Baykal tutumunu yine de değiştirmedi. Sonunda, 28 Şubat’ı bile “Ordu bir sivil toplum örgütü gibi hareket ediyor” diye değerlendirebilmiş bir lider olarak kendi siyasetsiz siyasetinin sonunu ilan etti.

Baykal, kutuplaşmadan iktidar ummuştu ama kurduğu oyun tam tersini doğurdu, 2002 seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldi.

Perşembe günü, iktidarını kutuplaşmada görerek (2013) Türkiye’nin canına okuyan ikinci siyasetçiyi, Recep Tayyip Erdoğan’ı konu edineceğim. 

Alper Görmüş

[email protected]

(Serbestiyet)


Bültene kayıt ol