Hukuk nereye?

10.01.2022 - 11:41
Haberi paylaş

Öncelikle tüm marksist.org okurlarına ve yazarlarına selamlar diyerek başlamak istiyorum. Bu yazım genel olarak son günlerde ülke gündemini meşgul eden ve hukuk çerçevesinde gerçekleşen olaylara sosyalist bir bakış açısıyla bakma üzerine kuruludur. Gerçekten de liberal bir hukuk düzeni altında yaşayan hukukçular, özellikle TV programlarında yer bulanlar, sadece kanunların lafzi tekrarını yapmaktalar. 2008 yılından bu yana özellikle “hukukun herkese lazım olduğu” söylemi de bu tekrarın bir sonucudur. 

Peki, hukuk herkese her zaman lazım mı? Bu sorunun cevabı tabiî ki her zaman değil. Öyle olsaydı, devletin cezalandırma gibi bir yöntemini yok saymış olmamız gerekirdi. Türkiye’de yaşayan büyük çoğunluk, yolunun adliyenin önünden geçmesini bile istemez. Mahkeme koridorları, bulun(a)mayan duruşma salonları, zamanında başlamayan celseler, uzayıp giden yargılamalar, kılık kıyafetin mahkeme üyeleri üzerindeki etkisi gibi teknik anlayışın yanı sıra hukuk pratiğinin günlük sorunları da (iddia makamı savcılık karşısında kişinin suçsuz olduğunu kendisinin ispatlaması gerekliliği, suç tarihinin tespiti noktasında bilinen tüm ceza kurallarının askıya alınıyor olması, hakim ve savcıların yanlarındaki iktidar desteği gibi) mahkeme atmosferinden insanları uzaklaştırmak için yeterli sadece birkaç unsur aslında. 

Ama ne var ki, insanlar, suç işlemeye çok da meraklı olmasalar da polis ile karşı karşıya gelmekteler. Bu durumdaki bir birey, kelimenin tam anlamıyla hukuk düzeninin artık bir sujesi konumuna giriyor. Ancak bahsettiğimiz hukuk düzeni profesyonellerin ellerinde olmadığı için birey bir denek gibi muamele görmektedir. Herkes, şu haberi hayatında en az bir kez okumuştur. “X yıl hapiste kaldı, yıllar sonra suçsuz olduğu anlaşıldı.” Tabi sadece yıllarca hapiste kalmak değil, 1 saatlik haksız gözaltı bile üzerinde durulması gereken çok ciddi bir meseledir. Buraya kadar bahsettiğim şeyler kimseyi hukuk kavramından soğutmasın sonuçta bir hakimin kusurlu kararı ona tazminat ödeme olarak geri dönebilir. Ama herkes bilir ki, bu durumu ortaya çıkarmak da epey bir zahmetli olmaktadır. 

Bu ön girişten sonra, yukarıda sorduğum sorudan devam etmek istiyorum: hukuk herkese her zaman lazım değil, peki lazım olduğu anlarda gerçekten işe yarayan bir kurum mudur? Marx, hukuku bir üst yapı kurumu olarak nitelendirir. Yani egemenlerin, güçsüz olan halkı ezmekte kullandığı bir araç. Sosyalist bir düzende bu araca ihtiyaç var mı? Veya ne kadar var? gibi sorular Marksist hukuk teorisinin üzerinde durduğu temel sorular arasında bulunmaktadır. 

Güncele geçecek olursak, Türkiye Barolar Birliği seçimlerinin ardından bu kez de Anayasa Mahkemesi’ne üye seçimi söz konusu. Anayasa Mahkemesi’ne baro başkanları arasından seçilecek bir üyenin niteliği üzerinde kafa patlatan çok insan var. Özellikle üyenin cinsiyeti/cinsel kimliği noktasında pozitif ayrımcılık talep eden bir grup var. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin tarihindeki 131 üyeden yalnızca 5 üyenin cinsiyeti kadındır. O halde bu bilgi bizi kanunda aranan şekli şartlar gibi bir sınırlı tartışmaya sokmamalı. Evet, Anayasa Mahkemesi’ne seçilecek üyenin seçim şartları kanununda belirlidir ve herhangi bir cinsiyet ifadesi içermez fakat kanundan daha fazlasını talep eden bir talep de dikkatle izlenmelidir. 

Anayasa Mahkemesi demişken, 07 Ocak 2022 tarihinde yayınlanan Onur Can Taştan başvurusu üzerinde Anayasa Mahkemesi, bir barış akademisyeni hakkında hak ihlali yönünde bir karar vermiştir. Ancak ihlal edilen hak olarak özel hayatın gizliliği belirlenmiştir. Oysa, başvurucunun ve avukatının da talepleri arasında yer alan ve olayın esas noktasını oluşturan hak seyahat özgürlüğüdür. Öyle ki, pasaport başvurumuzu yurtdışı seyahatlerimiz için gerçekleştiririz. Peki, Anayasa Mahkemesi, seyahat özgürlüğüne açıkça vurgu yaptıktan sonra (§49) neden bu hak üzerinden özgürlükçü bir yorum gerçekleştiremedi. Çünkü Mahkeme’nin işleyiş usulünde bir hakkın sadece anayasada düzenlenmesini bireysel başvuru için yeterli görmeyip AİHS Sözleşmesi veya Protokollerinde de düzenlenmesini şart koymaktadır. Türkiye ilgili Protokole taraf olmadığı için seyahat özgürlüğü bakımından yapılacak inceleme “konu dışı” kalmaktadır. Yani yine kanunların dünyasına hapsoluyoruz.  

Başka bir konu, Yargıtay Başkanı’nın yaptığı açıklamalardır. Yeni hizmet binasının açılışında Diyanet İşleri Başkanı ile dua ederkenki verdiği fotoğraf ile oldukça gündem olan Başkan bu kez mesleğin kendisi üzerine konuştu. Fakat yaptığı açıklama tam bir çelişki içermektedir. Açıklamaya göre, “14 bin hakim ve savcının kıdemi 5 yılın altında.” Yani basında yer alan savcı, tartıştığı öğretmeni / doktoru göz altına aldırdı gibi haberlerin bir sebebi var. Bu durum tecrübesizlik (gençlik duygusu) ile meslek ciddiyeti arasındaki bir konu ve hakim – savcılara verilen eğitim Türkiye Adalet Akademisi’nde gerçekleştirilmektedir. Yani Yargıtay’ın bu konuda açıklama yapması dahi kendisinin konusuna girmemektedir. Oysa Anayasa Mahkemesi ise tam tersine kendi konusu (özgürlükleri korumak) hakkında söz etmedi. 

Demek ki, bir tartışmanın sınırlarını belirleyen bu “konu” kavramı önemli bir şey.  

Firdevs Güreşçi

Bültene kayıt ol