Can Irmak Özinanır

Can Irmak Özinanır son yazıları

Can Irmak Özinanır tüm yazıları

29.05.2018 - 12:45

KHK’lı akademisyene “dışarıdan bilinç” vermek

Geçtiğimiz gün sendika.org’da “Özallı yıllar, YÖK ve Murat Sevinçler” başlıklı bir yazı yayınlandı. Hülya Osmanağaoğlu tarafından yazılan yazı Murat Sevinç’in Gazete Duvar’daki bir yazısına “eleştiri” olarak yazılmıştı. Ancak yazının eleştiri niteliği taşıdığını söylemek oldukça güç. Osmanağaoğlu hiç tanımadığını söylediği biri hakkında burada anmak istemediğim kurgusal psikolojik “analizlere” girişmiş. Murat Sevinç hakkında pek çok öğrencisi ve meslektaşı bu kurgusal “analizlerin” doğru olmadığını çeşitli mecralarda söyledi, söyleyecektir. Ben de kendisiyle 6 yıl aynı kampüste, komşu fakülte İLEF’te çalışmış, zaman zaman sohbet etme fırsatı bulmuş ve en sonunda aynı KHK ile mesleğinden koparılmış biri olarak şunları söyleyeyim: Murat Sevinç’le politik olarak anlaşamayacağımız pek çok konu olabilir, keza Duvar’daki yazısı da hiç katılmadığım bir yazıydı, ama bunlar Murat Sevinç’in Osmanağaoğlu’nun kurgusundaki “içi fesat sol-liberal”in yanından bile geçmeyecek; sadece asistanlarla veya öğrencilerle değil fakültenin tüm çalışanlarıyla iyi ilişkiler kuran, farklı fikirlere sahip olanlarla rahatlıkla konuşan ve tartışan, dolayısıyla akademinin başbelası hiyerarşisinden uzaklaşmış, tanıdığım en kibar insanlardan biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Osmanağaoğlu’nun yazısındaki sorun Murat Sevinç’e dönük saldırısıyla sınırlı değil. “Murat Sevinç(ler)” olarak genellenen ve özellikle Ankara Üniversitesi’nden ihraç edilen akademisyenler neredeyse bir bütün olarak hedefe oturtulmuş. Şöyle diyor Osmanağaoğlu:

“Hayatlarında hiç özerk demokratik üniversite lafı duymadıkları için üniversitede öğretim görevlisi- üniversite çalışanları (öğrenci işlerinde çalışanlar, sekreterler, temizlik görevlileri, bahçıvanlar vd.)- öğrencilerin eşit söz ve karar hakkına sahip bileşenler olduklarını tahayyül bile edemezler. Bu eşitsizlikle ‘öğrencilerim’ gibi kast sistemine işaret eden kavramları marifetmiş gibi köşe yazılarında döktürürler. Çünkü öğrencilik hayatları boyunca hiç ‘hocalarıyla’ eşit olabilecekleri bir dünya tahayyül etmemişlerdir. Bu nedenle KHK’larla işten atıldıklarında kendileriyle birlikte işten atılan araştırma görevlileri ve okutmanlarla birlikte, Flormar işçisi kadınlar gibi, çadır açıp okul önünde direnişe geçmeyi hiç düşünmediler. Araştırma görevlilerinin, okutmanların, doçentlerin profesörlerin eşitleneceği bir direniş çadırı kurmak yerine yerde ezilen cübbeye gözyaşı dökmeyi tercih ettiler. Mavi yakalı işçilerden hiçbir farkları olmadığını kabullenemediler gitti.”

Bir zamanlar Cebeci’de…  

Osmanağaoğlu’nun belki haberi yoktur ama cübbelerin ezildiği gün (10 Şubat 2017) Cebeci Kampüsü’ndekilerin polis şiddetine ilk defa şahit olduğu gün değil. Yıllardır zaman zaman polis şiddetine maruz kalır Cebeci Kampüsü. 2013’ten başlayarak ise sistematik bir saldırıya sahne olan bir kampüsten söz ediyoruz. Osmanağaoğlu’nun direnmemekle itham ettiği öğretim elemanları bütün bu şiddetin hedefi oldular. 2014 yılının Ekim ayında okula giren polis, öğretim elemanlarını gözaltına aldı. Cebeci Kampüsü’ndeki son benzer vaka 12 Mart 1971 muhtırası sonrası Mümtaz Soysal’ın okuldan gözaltına alınmasıymış.

Kampüsün bu sistematik polis şiddetine maruz kalmasının bir sebebi var elbette. Hem kampüste kalan arkadaşlarımızın hem de ihraç edilenlerin önemli bir kısmı Eğitim Sen Ankara 5 No’lu Üniversiteler Şubesi’nin üyesidir. Kararlarımızı profesör, asistan, okutman ayırmadan işyeri meclislerinde ortak tartışmalarla alırız. Kampüste var olan herkes üniversitenin eşit bileşenleri olarak görülür ve bu eşitliğin sağlanabilmesi için de yine aynı öğretim elemanları tarafından zaman zaman öğrencilerle, zaman zaman da ayrı mücadeleler verilmiştir. Dolayısıyla akademinin katı hiyerarşik yapısı içinde Cebeci Kampüsü’nde görece demokratik bir kültür yaratılabilmiştir. KHK’larla saldırılan barış talebinin güçlü çıkmasını sağlayan bu kültürdür.

İhraç edilen veya edilmeyen akademisyenlerin önemli bölümü farklı veya ortak mücadelelerin içinden gelmekte ve mücadele etmeye devam etmektedirler. Barışın, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, sınıfsal eşitsizliğin, özgürlüklerin sık sık kampüste yapılan forumlara, panellere ve derslere konu olması biraz da bu yüzdendir. Asistanların güvenceli iş mücadelesinin merkezlerinden biri olması ve Gezi günlerinde taşeron çalıştırılan kampüs çalışanlarıyla forumlar örgütlemeye çalışılması da…

Peki, hiç mi sorun yoktu(r) Cebeci Kampüsü’nde. Akademinin yapısal sorunları Cebeci’de de varlığını korur elbette, üniversitelerin piyasalaşmaya başlaması çeşitli yönlerden Cebeci Kampüsü’nü de vurmuştur, YÖK düzeninden ne kadar kaçmaya çalışırsanız çalışın size dokunmaması imkânsızdır,  akademinin yüzlerce yıllık hiyerarşisinin ve akademisyenler arasında çok yaygın olan meslek ideolojisinin de… Elbette Cebeci Kampüsü’nde de üniversitelerin devletin kontrolünde veya piyasanın emrinde olmasını savunan akademisyenler vardır. Ancak üniversitenin yapısal olarak ürettiği sorunlar için bunlara karşı ellerinden geldiğince mücadele eden öğretim elemanlarını suçlamak en basit tabirle haksızlıktır.  

Cübbelerin ezildiği gün

Ankara Üniversitesi’nde ihraçlar ilki 1 Eylül 2016’da, ikincisi 6 Ocak 2017’de, sonuncusu ve en büyüğü ise 7 Şubat 2017’de olma üzere üç dalga hâlinde gerçekleşti. Her ihraç dalgası sonrasında bu ihraçlara karşı koymak için çeşitli mücadele yöntemleri düşünüldü ve uygulandı. Osmanağaoğlu’nun sözünü ettiği “ezilen cübbelere ağladığımız gün” ise son dalgadan 3 gün sonra “Büyük Cebeci Buluşması” adıyla ve “Hayır gitmiyoruz” sloganıyla 10 Şubat’ta gerçekleştirilen buluşmaydı.

“Direniş çadırı kurmadığımız”  o gün asistanlardan profesörlere, öğrencilerden emekli öğretim elemanlarına ve hatta mezunlara kadar yüzlerce insan kampüse girmeye çalışıyordu. O güne kadar çalıştığımız, hâlen eşyalarımızın içeride bulunduğu kampüsün kapıları polis tarafından bizlere kapatılmıştı. Kampüse girmeye çalışanlar fiziki olarak ikiye bölündü bir kısmımız gaz bombaları ve polis coplarına rağmen kampüse girmeyi başarıp içeride yine gaz bombaları, polis şiddeti ve gözaltılarına maruz kalırken, bir kısmımız yine gaz bombalarıyla Kızılay’a doğru sürüldük. Ancak OHAL atmosferinin yaprak kımıldamayan ortamında Kızılay’a yapılan yürüyüş OHAL’e karşı güçlü bir sese dönüştü. Evlerden, okullardan gelen alkışlarla Kızılay’a vardık, birkaç saat sonra kampüste hep beraber foruma katılmayı başardık.[1]

Osmanağaoğlu’nun “cübbelere ağladığımızı” söylediği o gün gözaltına alınan arkadaşlarımızın henüz birkaç hafta önce duruşmaları vardı.

Direnişten sayılmayanlar

Ankara Üniversitesi’nden ihraç edilen akademisyenler Flormar işçileri gibi bir direniş çadırı kurmadılar. Farklı koşullarda, farklı şekillerde işten çıkarıldık, yine hep beraber oturup farklı yöntemler ile ayakta kalmaya karar verdik, “Hayır gitmiyoruz” sözünün altını doldurmaya çalıştık. Örneğin savcıların barış imzacısı akademisyenleri yargılarken iddianamelere yazacak kadar ciddiye aldığı Dayanışma Akademileri ve Sokak Akademisi örgütlendi. Hepimiz eşit derecede katkıda bulunamadık elbette ama dayanışma akademileri üniversite duvarlarının dışında akademik üretimin sürmesini sağladığı gibi, ihraç edilen akademisyenlerin meslekleriyle olan bağlarını yitirmemelerinde hâlâ en önemli araçlardan biri olmaya devam ediyor. Ankara Dayanışma Akademisi bir dizi kitap hazırlığında, egemenler tarafından yok edilmek istenen akademik faaliyetin inatla sürdürülüyor olması belli ki bazı arkadaşlarımız için hiçbir direniş değeri taşımıyor.

Yine ihraç edilen pek çok akademisyen, ihraç edilmemiş meslektaşlarıyla birlikte pek çok kanaldan dayanışmayı örgütledi, diğer meslek kollarından ihraç edilenlerle de temas etmeye çalıştı. Benzer sebeplerle hedef hâline getirilen gazetecilerle ve Türk Tabipler Birliği gibi kurumlarla dayanışmada bulundular. Bugünün YÖK’ü ve üniversiteleri tarafından yok edilen değerleri yeniden diriltmek için mücadele ettiler, mevziler kazandılar.

Örneğin; Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden ihraç edilen bir grup arkadaşımız Mülkiyeliler Birliği yönetimine aday oldular ve seçimi kazandılar. Ankara Üniversitesi tarafından kapatılan İnsan Hakları Merkezi’ni Mülkiyeliler Birliği bünyesinde yeniden kurdular. Demokrasi ve emek konularında çalışacak bir dizi merkezi de kurma yönünde adım atıyorlar.

İhraç edilen kadın arkadaşlarımız ayrıca kadın dayanışmasını örgütlemek için Aramızda isimli bir dernek kurdular ve faaliyetlere başladılar. İhraç edilen pek çok kişi, bunun gibi dernekler, STK’lar, demokratik kitle örgütü ve sendikada mücadeleye devam ediyor. Emek, kadın dayanışması, insan hakları, demokrasi ve üniversitelerden uzaklaştırılmamıza sebep olan barış konusunda hem akademik hem de pratik adımlar atmak mücadelenin dışı sayılıyorsa, bu mücadelenin içi neresi? Teori ve pratik birbirinden ne zaman bu kadar ayrı oldu ki?

Mücadele sebat ister

Mesele sadece Osmanağaoğlu’nun bu mücadeleleri görmezden gelerek bir “cüppelere ağlama” retoriğine indirgemesi değil. Bu tür suçlamalar ihraç edilenlere, çoğu zaman da Osmanağaoğlu’nun yazısındaki gibi bir anti-entelektüalizmle el ele, çeşitli defalar yöneltildi.

Bu suçlamaların altında yatan politik anlayışın da eleştiriye muhtaç olduğunu düşünüyorum. Bu tür eleştiriler mücadele pratiklerini sadece doğrudan karşılaşma anlarına, Antonio Gramsci’nin deyişiyle “manevra savaşı”na indirgiyor.  Elbette bu karşılaşma anları her mücadelede kaçınılmazdır ve büyük önem taşır. Ancak dünyayı değiştirmeyi hedefleyen politika her zaman aynı araçlarla ve aynı koşullarda sürdürülemez. Her karşılaşma anının ardında sebatla örülmüş bir dizi mücadele pratiği, kazanılmış veya kaybedilmiş mevziler vardır. Baskı koşullarında küçük-büyük mevziler kazanabilmek az şey değildir, “mücadele etmemek” hiç değildir.  Bunu görmezden gelmek bizi ancak ve ancak “radikal” görünümlü bir apolitizme veya mücadeleyi gerileten bir moral bozukluğuna mahkûm eder.[2]

Yine Ankara Üniversitesi’nden ihraç edilen Ahmet Murat Aytaç’ın bir yazısında çok güzel bir şekilde belirttiği gibi: “…direniş sabırla büyütülen bir menekşe gibi kokar”.[3]

Kafanızdaki kalıplara uymak zorunda mıyız?

Şu ana kadar KHK’lı akademisyenler tarafından verilen bir dizi mücadeleden söz ettim ancak bunların hiçbirini yapmamış olmak bir saldırının hedefi olmak için yeterli olur muydu?

Başta söylenmesi gerekeni şimdi söyleyeyim, KHK’lı olmak otomatik olarak bir mücadele sözü vermek anlamına gelmiyor. KHK’lı bir insan, bütün insanî ihtiyaçlarından sıyrılmış bir mücadele makinesine dönüşmüyor. Bunu beklemek etik de değil.  KHK’lılar homojen bir bütün olmadıkları gibi her bir KHK’lı zaten şu anda kendilerine dayatılan yaşama karşı mücadele ediyor. Bu yaşam çeşitli kurum ve bireylerden vebalı muamelesi görmeyi, yıllarını verdiğin meslekten koparılmayı, yeni bir mesleğe adım atmaya zorlanmayı, bunu yaptığında dahi “mücadeleden geri adım atmakla” suçlanmayı içerebiliyor.

KHK ile işinden edilen insanlar sıradan insanlar. Herkes gibi ihtiyaçları var: yemek, sağlık, barınmak, sinemaya gitmek, sosyalleşmek, bir bara, kahveye veya restorana gidebilmek, çalışabilmek, tatil yapabilmek, depresyona girebilmek, ağız dolusu gülebilmek… Ve de bu insanların emek güçlerinden başka satacak bir şeyleri yok. Evet, doğru emek güçlerinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan bu insanlar işçi sınıfının bir parçası. Üstelik başka bir yerde çalışması zorlaştırılmış, muktedirlerin söylediği gibi “ağaç kabuğu yeme”leri istenen bir parçası. İhtiyaçları olan azarlama şeklinde ortaya çıkan bir “dışarıdan bilinç” değil, dayanışma.

Neyse ki, bir kısmımız bu dayanışmanın en göz yaşartıcı örneklerine şahit olduk, oluyoruz. Hem kendi aramızdaki dayanışmayı büyütüyor hem de yaygınlaştırmaya çalışıyoruz. Kimsenin kafasındaki kalıplara uymak zorunda değiliz. Zaten gerçek bir sınıf mücadelesi, işçi sınıfının zincirleriyle beraber kafaların içindeki o kalıpları da silip süpürecektir. 

Can Irmak Özinanır

[email protected]


[1] O zamanki ruh hâlimizi şu yazıda anlatmaya çalışmıştım: http://marksist.org/icerik/Yazar/6421/Havada-degisen-bir-seyler-var

[2] Sosyalist feminist aktivist Hülya Osmanaoğlu’nun bu mevzilerin önemini bildiği konusunda hiçbir şüphem yok. KHK’lı akademisyenler üzerinden toptancı bir eleştiriye girişirken bunları niye görmezden geldiğini ise anlamakta zorlanıyorum.

[3] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/12/04/direnis-menekse-kokar/